BİLGİYİ SATMAK

Bir yazıya başlamanın her zaman en zor işlerden biri olduğunu düşünmüşümdür. Şimdi de bu yazıya başlarken aynı zorluğu hissettiğimi özellikle belirtmek istiyorum. Konuşmanın başlığı aslında pek çok şeyi hemen çağrıştırabilecek bir genişlik verse bile, gene de başlangıç her zaman hem çok zor ve hem de çok önemli. Üstelik yazının insanın düşüncesinde şekillenen sorunları ve bunlar üzerine analizlerini kayıpsız olarak yazıya dökmesinin mümkün olmadığını düşünürsek, bu zorluğun boyutları bir parça daha açıklık kazanmış olacaktır.

Biz bu konuşmada bilginin insan açısından ne anlama geldiği üzerinde durmaya çalışacak ve onun, biricik değil, ancak çok önemli bir parçası olan üniversitedeki yerine değineceğiz. Bunu yaparken elbette amaçladığımız şey, esas olarak insan-bilgi ilişkisi olacaktır. Ancak kabul edilmesi gerekir ki, böyle bir ilişkinin analizinin sadece kısa bir konuşma içine sıkıştırılması imkansız ve bir o kadar da yanlış olur. Gene de söyleyebileceklerimizi ortaya koymaya çalışacağız.

Kanımızca bilgi ile insan arasındaki ilişkiyi belki de en açık şekilde ortaya koyan deyiş Aristoteles’in ünlü eseri Metafizik’in hemen ilk önermesidir: “Bütün insanlar doğal olarak bilmeyi arzu ederler.”1 Buradaki ‘doğal olarak’ ifadesinin insan ile bilgi veya bilmek eylemi arasındaki ilişkinin derinliğine işaret ettiği açıktır. Aristoteles’e göre bilmek bir eylemdir ve belki de eylemlerin içinde en önemlisidir. Çünkü bilmek eylemi sadece basit anlamında herhangi bir nesne veya olgu durumunun zihnimizde oluşması demek değil; fakat aynı zamanda bilene kendini fark edişi bakımından da bir başlangıç olmasıdır. Bu başlangıç aynı zamanda insanın kendi yetkinliğini oluşturması yönünde ona kendisini ve etrafını ‘doğru’ okuyabilmesi bakımından da yardım etmektedir. Aristoteles’e göre ‘istisnasız’ bütün ‘insanlar’ doğaları öyle gerektirdiği için bilmeyi arzu etmektedirler; bilmeye aşıktırlar; çünkü sadece bilgi onlara yetkince bir oluş sağlayabilmektedir. İnsanın kendisine yönelttiği ‘niçin bilmek isteğim var?’ şeklindeki sorunun cevabı böylece aşk türünden metafizik bir temele indirgenmektedir. Nedeni ne olursa olsun bütün insanlar, hangi düzeyde ve nitelikte olursa olsunlar, bilmek isterler.

Burada Aristoteles’in bilgi veya bilme sürecinin temelinde yatan özcü öğretiden hareket ettiğini bilmek, bilginin insanın ürettiği değil; fakat daha çok keşfettiği bir şey olduğunu düşünmemize neden olur. Bilgi, zaten orada olan ve bizim kendisini ‘fark etmemizi’ bekleyen bir nesneye sahiptir2. Bu, nesneye yönelmek durumu, ‘aklı başında’ herkesin, her yerde pekala üstesinden gelebileceği bir eylem biçimidir. Dolayısıyla herkes kendi dışındaki fizik evrene ilişkin bir bilgilenme çabası içindedir. Bu çabanın getirdiği zorunlu yorgunluğun iticiliği, bilmeye duyulan aşkın tutkulu karakterinde yok olup gider.

Aristoteles’in önermesindeki nesnenin ne olduğu, önermenin kendi içinde kalındığı sürece belli değildir. Ancak bilinenin ne olduğu veya ne olması gerektiği sorusu, eserin (yani Metafizik’in) ikinci önermesinden hareketle açıklığa kavuşur gibi olur: “Duyularımızdan aldığımız haz bunun bir kanıtıdır (işaretidir).”3 Ayrıntısına burada girmeyeceğimiz bilme anlayışı aracılığıyla Aristoteles, bilginin bir insan başarısı olduğunu ikinci önerme aracılığıyla ve üstü örtülü bir şekilde ortaya koymaktadır. Çünkü ona göre insan dediğimiz yapı, hocası Platon’da olduğu gibi sadece ölümsüz ruh (bir anlamıyla logistikon) değil; fakat ruh ve bedenden meydana gelen bir bileşik yapı demektir. Dolayısıyla bilme etkinliğinde duyuların yerinin öneminin ayrıca belirtilmesi, bir bileşik varolan olarak insanın bilgi ile ilgisini de son derecede somutlaştırmaktadır. Aristoteles ilk önerme ile bilmenin insanın sahip olduğu bir nihai erek olduğunu bize anlatır. Çünkü adına bilme denilen etkinlik bizim ‘doğamız gereği’ ortaya çıkmaktadır. İkinci önerme ile de insanın etkinlik sahası, onun gizli tanımı üzerinden saptanmış olur.

Neredeyse bütün felsefe tarihçileri tarafından Aristoteles’i en doğru şekilde yorumlayan filozofların başında görülen Thomas Aquinas’a göre, doğası gereği bilmeyi amaçlayan insanın bu etkinlik aracılığıyla yetkinliğe ulaşması durumu üç şekilde açıklanabilir. Buna göre:

1. Her şey kendi yetkinliğini doğal olarak arzu etmektedir. İnsan zihni içinde her şeyi ‘potansiyel’ olarak barındıran bir özelliğe sahiptir ve bu potansiyel oluşları sadece bilgi aracılığıyla aktüel hale getirebilir. İnsan bu yüzden doğal olarak bilgiyi arzular.

2. İkinci olarak her şey kendi uygun eylemini gerçekleştirmek konusunda bir eğilim taşımaktadır. İnsanın bir insan olarak doğal eğilimi anlama ediminde bulunmaktır. Anlama edimine sahip olmak ise bilimsel bilgiye ulaşmak demektir.

3. Son olarak, her bir şey için kendi kökeni ile birleşmek arzu edilir bir durumdur. Çünkü her şeyin yetkinliği kökeninde içerilir. Zaten bu yüzden dairesel hareketin en yetkin hareket olduğu Aristoteles tarafından Fizik VIII. Kitapta kanıtlanmaktadır. İnsan sadece zihni aracılığıyla ayrı tözlerle birleşir. Bu ayrı tözler onun zihninin kökenidir. İnsanın en yüksek mutluluğu bu birleşmededir ve bu yüzden insan doğal olarak bilmeyi ister.4

Burada Thomas Aquinas’ın işaret ettiği en önemli nokta, bilginin insan açısından önemi ve bu önem temelinde şekillenen insan ve bilgi arasındaki sıkı ilişkidir. Bu ilişkinin bir başka adı da humanitas ve scientia ilişkisidir. Yukarıda Thomas Aquinas’ın belirlemesinde de gözlemlendiği gibi bilgi adeta insanın bir insan olarak varoluşunu ‘tescil eden’ bir öznitelik taşımaktadır. Ancak bu tescil işlemini gerçekleştirecek olan bilginin ne olduğu, başka kelimelerle nasıl bir içeriğe sahip olduğunu da ayrıca belirlemek gerekmektedir.

Aristoteles’in bilginin nasıl elde edilebileceğine yönelik akıl yürütmelerini hepimiz biliyoruz. Burada bu konuya girmek niyetinde değiliz. Bilginin bir tür temaşa yoluyla elde edilebileceği düşüncesine (Platoncu anlayış) tamamen zıt bir özellik taşıyan Aristoteles’in bilgi anlayışı farklı bir yazının konusu olmalıdır. Bizim burada şimdilik geldiğimiz nokta bilginin artefacta (insan elinden çıkma nesneler) ile ilgili olan kısmı ile artefactanın ortaya çıkmasına neden olan ve insan tarafından sezilen (veya keşfedilen), başka kelimelerle ifade edecek olursak, Aristotelesçi maddi nedenler bağlamında anlaşılması gereken metafizik yönü5.

Bilginin sadece insanın kendisini ilgilendiren kısmı, insanın kendini bilmek etkinliğini gerçekleştirmesine yardımcı olan tecrübesiyle ilgili olandır. İnsanın sadece kendisini tanımasına yardım eden, fizik gerçeklik’e ait dolaysız bir şekilde herhangi bir işlevsellik veya faydanın içinde yer almayan bilgi türü. Başka bir ifadeyle, yaşamın pratik kaygılarını yük edinmeyen, bilginin, teknolojiye dönük olan (yani ikinci türden bilgiyi) kısmını değil de insanın yüzüne dönük olan kısmını kullanmak isteyenin sahip olduğu bilgisel etkinlik türü.

İkinci türden bilgisel etkinlik ise, gene insanın ortaya koyduğu teknik veya sosyal içerikli sahip ürünlerin üretim veya sürdürülebilirliklerini belirleyen ve bu yüzden aynı zamanda da onları denetleyen bir içeriğe sahiptir. Bu ikinci türden bilgisel etkinlik insana bağımlı bir özellik gösterir; çünkü burada insan üreten özne konumundadır. Herhangi bir sosyal kural, bir masa veya bir araba lastiği üretimi, kabaca bu tarz bir bilme etkinliğine örnek olarak verilebilir. İnsan, kendi tarihi içinde çok uzun bir süre boyunca, bu birbirinden bütünüyle farklı iki bilgi arasında bir köprü görevi görmüştür. Yani insan, teknik veya sosyal üretimi belirleyen ve ona başlangıç koşullarını veren ilkeleri keşfetmiş ve bu ilkelerin ışığı doğrultusunda da keşfinin teknik olan kısmını gerçekleştirerek tikel süreçlerin tamamlanışına aracılık etmiştir.

Bu noktada unutulmaması gereken en önemli nokta şudur ki, insan bu iki kutup arasındaki birleştirici, bağlayıcı, aktarıcı konumu dolayısıyla hem ilkelerin keşfi organizasyonuna sadık kalmış ve hem de bu keşiflerin sonucunda ortaya çıkardığı teknolojik gelişme süreçlerinde kendi (eğer varsa) özünden uzaklaşmamaya gayret göstermiştir. Bu gayret, onun hem kendisini yeniden ve daha yüksek bir şekilde kurmasına yardım etmiş; hem de teknolojik ürün ile insan arasındaki anlam sorununun algılanışında kendisini gene kendisine yabancılaştıracak bir malzemenin doğumuna --mümkün olduğu kadar-- izin vermemiştir.

İnsanın her iki yanında duran bu oluşumların kendi aralarındaki çok hassas dengenin korunması, insan ile bilim arasındaki ilginin en çok hissedildiği ve anlaşılır kılındığı üniversite’de yakın zamana kadar mümkün olabilmiştir. Çünkü üniversite sadece belli türden bilgilerin öğrenciye aktarıldığı, belli türden deneylerin yapıldığı bir mekan olmak yanında, aynı zamanda toplumsal ve insani dönüşüm için gerekli olan araştırma, inceleme ve analizlerin önemli yerinin olduğu bir mekandır. Başka kelimelerle ifade etmek mümkün ise, üniversite toplumsal ve insani karakterdeki yol alışların (yukarıda sözünü ettiğimiz Aristotelesçi evrim yaklaşımı içinde) niteliğini belirleyip bunu incelikli yollardan anlatma kabiliyetine sahip çok önemli bir sosyal kurumdur.

Tabii üniversitenin böyle önemli bir görev üstlenirken ona en büyük yardımın sosyal bilimlerden ve özellikle de felsefeden gelmiş olduğunu burada zikretmek gerekir. Öteki sosyal bilimlerle birlikte felsefe, üniversite tarihi boyunca canlılığını hiç kaybetmemiş bir öncülük görevi üstlenmiş ve yürütmüştür. Felsefenin öncülüğünü üstlendiği sürecin insana ve onun içinde yer aldığı topluma ilişkin olduğu da gene çok açıktır. Topluma ait olan, toplumdaki insanın öz niteliklerine değgin çalışma ve sorgulama tarzı ile felsefe her zaman sadece insanın içsel metafizik alemini ele almakla kalmamış; aynı zamanda bu alemin dışında yer alıp insanın başarıları arasında yer alan tekniğin ve onun sosyal alandaki yansımalarının da biçim ve biçemini belirleme bakımından insana yardımcı olagelmiştir. Felsefe bir anlamda, teknik olanın mekanik ve sıkı sıkıya belirleyiciliğinin ağırlığı karşısında insanın ruhsal yönlerinin6 ağırlığını dengeli bir şekilde gündemde tutmaya çalışmış ve bunu da belli bir zamana kadar başarabilmiştir.

Üniversitenin, kendini tanıması bakımından insana sunduğu bu olanak, teknolojik ürünlerin tasarımı ve üretimi konularında da insana benzer bir cömertlikle yaklaşmıştır. Burada denilmek istenen şudur ki, insan, kendini tanımaktan kendisini alıkoymayacak bir teknolojik üretim ortaya koyma etkinliğini her zaman göstermiştir. Bu, insan yaşamındaki minimal, zorunlu gereksinimlerin karşılanması adına gerçekleştirilmesi için çaba harcanmış bir süreçtir ve olumlu yönlerinin fazlalığı da dikkat çeker.

Ancak son zamanlarda adına eğitimde rekabet denilen bir süreç başlamış bulunmaktadır. Üniversitelerin son birkaç on yılda giderek artan sayıda insan tarafından talep edilir hale gelmesi beraberinde pek çok sorunun da ortaya çıkmasına neden olmuştur. Fiziki mekan yetersizliği ve araştırmacı bilim adamı yetişmemesi gibi konularda özellikle maddi imkanların yeterince güçlü olmayışına bağlanabilecek olumsuz koşullar üniversitelerin gelişimini sekteye uğratmıştır. Türkiye’de henüz sadece özel üniversitelerde görülen; fakat yurtdışında daha yaygın bir anlayış olarak beliren üniversiteye gelir getirici faaliyetler temelindeki yeniden yapılanma yaklaşımı korkarız ki, ‘insan’ açısından hiç de arzu edilmeyen olumsuzlukların taşıyıcısı olmaktadır.

Yeryüzündeki yeni ekonomik anlayışın sürüklediği dalgalanmalardan eğitimin büyük ölçüde pay aldığını söylemek şaşırtıcı olmayacaktır. Örneğin sadece Birleşik Krallık’ta eğitimde öğrenci başına yapılan fonlama miktarında 1976’ya göre yüzde 40’lık bir azalma göze çarpmaktadır7. Kaynağın başında böylesine büyük anlam taşıyan bir kesintinin yapılması, eğitim kalitesinden ödün vermek istemeyen üniversitelerin ‘doğal’ olarak değerlendirilebilecek bir refleksle gelir getirici yapılanmalara yönelmelerini sağlamaktadır. Kaynak sağlayıcı, gelir arttırıcı önlemler arasında vakıflaşma, bağış kabul etme gibi çok fazla bir etkinliği olmayan seçenekler elendikten sonra geriye, üniversitede üretilen ‘şey’in satılabilir olması; başka kelimelerle ifade edilecek olursa, toplumun ihtiyaç duyduğu ve anında tüketilebilir özelliği olan ürünlerin üretimi ve pazarlanması etkinliği kalmaktadır. Kabaca tarif edildiğinde görülecektir ki, tüketilebilir olanın üniversiteyi oluşturan mantığında sadece teknik ve idari bilimler yer almaktadır.8

Üniversitelerin etkinliklerini ortaya koymak için gerek duydukları gelir için uygulamaya konulabilir planlar geliştirmeleri gerekmektedir. Şimdilik etkili bir şekilde işgörebilecek en geçerli olanı üniversitelerin ticarileştirilmeleridir. Şu anda dünya üstündeki neredeyse bütün üniversiteler, teknoloji transferi konusunda yüksek gelişmişlik düzeyine sahip programlar hazırlamakta veya uygulamakta, özel sektör ile pazarın ihtiyaçları doğrultusunda gereken ürün iyileştirmeleri ya da yeni ürünler ortaya koyma konularında sıkı bir işbirliği içinde birbirleriyle yarışmaktadırlar.

Bu konuda bazı iyimser ve iyi niyetli insanlar böyle bir yeniden yapılanmanın sadece ticari anlamda bağımsız ve sürekli kaynak yaratmak anlamına gelmediğini, bu durumun aynı zamanda entelektüel başarıları da beraberinde getireceğini ileri sürmektedirler. Konuya bu açıdan bakıldığında, yukarıda gösterilmeye çalışılan ve Aristoteles’in insanın daha yetkinleşmesi için gerek duyduğu bilgi üretiminin nihayet sağlıklı bir ortama taşındığı iddiası bile ileri sürülebilir. Ancak konunun bu kadar basitleştirilemeyeceğini düşünmekteyiz.

Üniversitenin sadece teknolojik ürün elde edilmesine yönelik olarak bir çaba içine girmesi, yukarıda belirlemeye çalıştığımız konumuyla insanın aradan çekilmesi, uzaklaştırılması anlamına gelmektedir. İnsan, daha önce de değindiğimiz gibi, teknik olanın üretimi aşamasında bilginin metafizik kısmını teknik tarafa taşımak aracılığıyla ancak kendisini tanımlayabilmektedir. Bu tanımlama sadece insanın bizzat kendisini var etme anlamında görülemez kuşkusuz. İnsan kendisini, kendisindeki bazı metafizik değerleri (yüce veya güzel gibi!) teknik olana aktarmak aracılığıyla çevresi ile yabancılaşma riskini mümkün olduğu kadar en az düzeyde hissedegelmiştir.

İnsanın yüzünü, kendisini işleyen ve geliştiren bilginin metafizik sahasından teknik olanın sahasına çevirmek yoluyla insanı, kendisini sürekli olarak yeniden varetmesi anlamındaki özniteliğinden soyutlamaya çalışmak ya da belki de uzaklaştırmak sonucunda, eğer varsa, sürekli/kalıcı olanın9 zihnimizi inşa eden kalıplarını en hafif bir deyişle silik hale getirme tehlikesi çok açık bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Sorun bu anlamında sadece Max Horgheimer’in Akıl Tutulması adlı eserinde belirtmiş olduğu gibi sırf bir “düşüncenin insansızlaştırılması” durumu değildir. Sorunun temelinde insanın kendisinin bütün bir tarihselliğini de hesaba katarak insansızlaştırılması olgusunun algılanması gerektiğini düşünmekteyiz. Eğitimdeki yapılanma sürecindeki insanın, yukarıda dile getirdiğimiz ve insanın kendini var etmesi bakımından önemli olduğunu düşündüğümüz bilme sürecindeki metafizik yönünün ihmal edilir hale gelmesi ve sadece teknik ve teknolojik enformasyon üretimi için biçimsel bir değişikliğe zorlanması sonucunda, bizzat insanın ‘kendi’ si için gerekli ve önemli olan metafizik olan-teknik olan ilişkisi yerinden oynamıştır. İnsanı teknik olanın alanına iten sürecin insan yaşamında bir tür “epilepsi” ye yol açması böylelikle kaçınılmaz hale gelmektedir.

Özel Üniversite kavramının bu yaklaşım içinde yeniden gözden geçirilmesi ve yapılanışlarındaki, insanın kendisi ve geleceği için önemli aksaklıklar taşıyan yönlerinin bir an önce onarımının gerekli olduğunu düşünmekteyiz. Üniversite zaten son birkaç on yıldır topluma yön verici, onu dönüştürücü kimlik ve işlevinden hızla uzaklaşma yolundadır. Özel Üniversitelerin şimdiki fotoğrafında toplumun --zaman zaman algılanmamak zorunda kalınması gereken sığlığı ile birlikte-- isteklerinin artık üniversiteyi dönüştürdüğünü gözlemlemek maalesef mümkün hale gelmiştir.

Burada sadece insanın bu güne kadar sayıla gelmiş olan niteliklerinin bir değişikliğe zorlanması durumu değil; fakat aynı zamanda felsefenin de nitelikçe bir değişiklik yaşaması yönünde ciddi bir baskı olduğunu söylemek zorundayız. Felsefe, teknik ve idari bilimlerin ‘üretim’lerinin, onları üretenlerce daha anlamlı bir şekilde kavranmasına yardımcı (ancilla) bir işlevselliği üstlendiği anda, unutulmamalıdır ki, insan kendisini sürekli artan bir şekilde eksiltmektedir. Bu eksiklik, ‘hizmetin’ sunulduğu alana/disipline --bir şekilde-- yüklenen olumsallığın bile kesinlikle başa çıkamayacağı mutlak bir boşluk anlamına gelmektedir.

Sorulması gereken soru şu olabilir: İnsanlık olarak bizler, ‘insan’a ilişkin hangi bilgimizi temel alarak ve üstelik de sözüm ona bu bilgiye güvenerek Üniversiteyi ‘insan’ merkezli olmaktan çıkaran ve insan idesinin10 temel ilkelerini yok sayan bir anlayışı tercih ediyor ve üstelik bu tercihi gerçekleştirmek konusunda nasıl cüretkar olabiliyoruz? İnsanı, yukarıda dile getirilmeye çalışılan bilginin metafizik ve teknik yönlerinin merkezinden çıkarmakla kalmıyor, aynı zamanda pratik ve gündelik kaygıların biçimlendirdiği sürekli bir akıcılık içindeki hayatın süreksiz ve baş döndürücü hızı içinde bir görünüp bir kaybolan ‘imgelerle’, hayaletlerle günümüzü kurtarmaya çabalıyoruz. KALICI OLANIN İZİ ARTIK SÜRÜLEMEYECEK ÖLÇÜDE GÖZDEN KAYBOLDU. İÇİNDE İNSANIN YİTİP GİTTİĞİ BİR ANLAYIŞIN HAKİMİYETİNDE ULAŞTIĞIMIZ NOKTANIN, THOMAS AQUINAS’IN, İNSANI KENDİ ‘YETKİNLİĞİNE’ TAŞIDIĞINI SÖYLEYEN AŞAMALARDAN BİRİ OLDUĞUNU DİLE GETİRMEYİ KİM ARZU EDEBİLİR Kİ?

O. Faruk AKYOL

  1. Aristoteles, Metafizik 980a 21, “Omnes homines natura scire desiderant”. In duodecim Libros Metaphysicorum Aristotelis Expositio, Ed. Cathala, Marietti, Taurini, 1950.
  2. Bkz. Aristoteles, Kategoriler, 7. 7b 24-32 ve İkinci Analitikler, 1. 1. 71a 11-13.
  3. Aristoteles, Metafizik 980a 21. “Signum autem est sensuum dilectio.”
  4. Bkz. Thomas Aquinas, In duodecim Libros Metaphysicorum Aristotelis Expositio, L. I, I. I, 2-4. “2. - cuius ratio potest est triplex. Primo quidem, quia unaquaeque res naturaliter appetit perfectionem sui. Unde et materia dicitur appetere formam, sicut imperfectum appetit suam perfectionem. Cum igitur intellectus, a quo homo est id quod est, in se consideratus sit in potentia omnia, nec in actum eorum reducatur nisi Per scientiam, quia nihil est eorum quae sunt, ante intelligere, ut dicitur in tertio de Anima : sic naturaliter unusquiusque desiderat scientiam sicut materia formam.
    3. – Secundo, quia unicuique rei desiderabile est, ut suo principio coniungatur; in hoc enim uniusquiusque perfectio consistit. Unde et motus circularis est perfectissimus, ut probatur octavo Physicorum, quia finem coniungit principio. Substantiis autem separatis, quae sunt principia intellectus humani, et ad quae intellectus humanus se habet ut imperfectum ad perfectum, non coniungitur homo nisi Per intellectum: unde et in hoc ultima hominis felicitas consistit. Et ideo naturaliter homo desiderat scientiam. Nec obstat si aliqui homines scientiae huic studium non impendant; Cum frequenter qui finem aliquem desiderant, a prosecutione finis ex aliqua causa retrahantur, vel propter alias occupationes. Sic etiam licet omnes homines scientiam desiderent, non tamen omnes scientiae studium impendunt, quia ab aliis detinentur, vel a voluptatibus, vel a necessitatibus vitae praesentis, vel etiam propter pigritiam vitant laborem addiscendi. Hoc autem proponit Aristoteles, ut ostendat, quod quaerere scientiam non propter aliud utilem, qualis est haec scientia, non est vanum, Cum naturale desiderium vanum esse non possit.”
  5. Bkz. Afşar TİMUÇİN, Felsefe Sözlüğü, İstanbul: Bulut yayınları, 2000, s. 47, “Bilgi” ve Roy BHASKAR, A Realist Theory of Science, London: Verso Classics, 1997, pp. 21-22
  6. Burada insanın düşünme etkinliği içindeki “rasyonalist metafizik” boyutunun öneminin vurgulandığının anlaşılması gerekir.
  7. Kaynak: Higher Education in the Learning Society).
  8. Buna bir de bazı yabancı dil okullarını ekleyebiliriz. Ancak bu okullarda o dillerin edebiyatı ve dolayısıyla kültürü ile ilgili çalışmalar değil, fakat o dilin mütercim-tercümanlığı öğretilmektedir. İnsan, aracılığıyla ancak kendisini anlayabileceği, tanımlayabileceği dilini bile ne yazık ki, üzerinden para kazanılabilecek basit bir iş malzemesi olarak değerlendirmeye başlamıştır.
  9. Burada ‘kalıcı olan’ dan anlaşılması gereken ‘insan’ kavrayışının oluşumuna katkı sağlayan ideler olmalıdır.
  10. Burada bu idenin ne olduğuna yönelik anlaşmazlık ve hatta olup olmadığına ilişkin olarak da tartışmaların çıkması kaçınılmazdır. Biz burada minimal anlamda bile olsa bir ‘insan’ özünden söz etmenini felsefeye aykırı bir tarzı içermediğini düşünüyor ve bunu savunuyoruz.

Dışarıdan Anlayabilmeyi İstemek: Bilgide Tutarlılık

Dışarıdan Anlayabilmeyi İstemek

Bilgide Tutarlılık

“Dışarıdan Anlayabilmeyi İstemek” zordur benim için, aslına bakılırsa herkes için çoğu kere önyargının ve önkabullerin delinmesi düşünenin ve bir çıkarıma varanın varlığını tehdit ettiği için “dışarıdan anlayabilmeyi istemek” zulümden farksızdır. Zulüm evet, tam karşılığı bu: Zulüm. İçinde bulunma durumu, koşulların gerektirdiği ilk itiş gücüne (bkz. primum mobile) sahiplikten ötürü kişi için yeterli bir düşünme yetisi sağlar. Bu düşünme yetisinin yetmediği durumlar da olabilir. Örneğin her koşulda (n.ş.a.) bir açıklamaya ihtiyaç duyan inanca bağlı ‘sistemli düşünme’lerde sistemin kendisinin kavranması zor olduğundan, sistemin gerektirdiği ilk (geçici) duraklardaki yargılar, vargılar iyi anlaşılmadan, sistemli düşünce akışının varacağı sonuç da doğru dürüst anlaşılamaz. Bunun için en yetkin örnek ‘Descartes’ın Felsefe Ağacı’nda gizlidir. İsterseniz bu örnekten yola çıkarak, blogumda bu yazıyı bana yazdıran asıl konuya geçeyim.

2008’in Mayıs’ına kadar yazma yasaklı olduğum Ekşi Sözlük’e dışarıdan bakarak ‘Dışarıdan Anlayabilmeyi İstemek’ konusuna değinmem ve hatta bu tema üzerinden bir yazı yazmam bilinçli bir ironi arayışından kaynaklanıyor elbette. Bu sadece Ekşi Sözlük’e dışarıdan bakarak (aslında blogumun teması olduğu gibi sözlük’ü andırmıyor mu? Nasıl bir dışarıdan bakıştır onu da ayrı yorumlamak gerek, ben ne kadar onun dışındayım, o ne kadar benim içimde? ), onu anlamaya çalışma çabasını değil, aynı zamanda statümün muzdarip olduğu ‘Çaylaklık’ müessesesinden ötürü fazlaca takip edemediğim bu ne olduğu belirsiz, insan kadar tanımlanmaya ihtiyaç duyan oluşumun kendi içinden yarattığı, çoğu kere de bir atımlık olan tartışma konularından birine, yani yine din ve inanç kapsamında ‘kuran i kerim’ başlığına altında bugünün tarihi yazan bir entiriye ve ardından gelişen o münazaranın bir ucundan tutmaya gayret eden sözlük yazarı arkadaşlarımızın savunmalarına ya da savunmalara güdümlü saldırılara kendimce bir anlam yükleme arzusunu da barındırıyor. Ama söylediklerim kapsamında dışarıdan anlayabilmeyi istemek için benim gayretlerim ve arzum yeterli mi? Bu hususta en yetkin örnek diye ortaya koyduğum ‘Descartes’ın Felsefe Ağacı’na değinerek, bunun üzerinden söz konusu başlıkta özellikle de ‘İnanç ve Tutarlılığa Gereksinim’ bahislerine girmek istiyorum. İnancın durumunu tayin etmede sistemli düşünce akışına duyulan ihtiyacı göstereceğini düşünüyorum bunun. Zira özellikle de http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=12054416 adresindeki entiride belirtilen noktaların imanlı bir kimseyi ne kadar ilgilendirdiği de anlaşılabilecektir, ya da ben şöyle umuyorum; ‘inanmayı isteyen’ hatta ‘inanmayı artık seçmiş’ insan için “Dışarıdan bakılarak” görülen ya da görüldüğü düşünülen tutarsızlıkların önemi nedir, bunu ortaya koymak istiyorum.

Descartes’a göre; felsefe ‘bilgeliği inceleme’den başka bir şey değildir. Bilgelik de sadece işlerimizde tedbir değil, hayatımızı sevk ve idarede sağlığımızı koruma ve tüm zanaatların icadı için de insanın bilebildiği tüm şeylerin tam bir bilgisidir. Descartes “Bütün felsefe bir ağaç gibidir” diyerek bir filozofa yakışan sistemli düşüncesini iyice somutlaştırmak istiyor. Buna göre ağacın en aşağıda bulunan kökleri Metafizik’tir, gövde ise Fizik. Gövdeden çıkan dallar ise 3 tane olmak üzere, diğer ilimleri simgelemektedir. Bu diğer ilimler şunlardır: 1- Hekimlik, 2- Teknik, 3- Ahlak. Burada önemli olan 3. İlim olan Ahlak’ın öteki ilimlerin tam bir bilgisini gerektiren ve bilgeliğin en son basamağını teşkil eden en yüksek ve en tam ahlak olmasıdır. Descartes’a göre en yüksek ve en tam ahlaka ancak köklerle gövdeden geçtikten sonra varılabilecektir. Ahlakın tam bilgisine ancak başka bütün şeylerin tam bir bilgisini elde ettikten sonra erişilebilecektir. Bu zordur, bunu becerebilmek için her şeyi ilk nedenleriyle bilmeyi arayan, felsefe ağacını incelemeye başlayan düşünen insan evvela hayatının işlerini düzenleyen bir ahlak edinmelidir. Bunun için de eskiden doğru sandığı bütün şeyleri yanlış diye atıp, her şeye yeni baştan, temelden başlamaya koyulduğu anda kararsız ve başıboş kalmamak adına felsefe ağacının son meyvesi yüksek ahlakı da unutmadan, geçici olacak bir ahlak edinmelidir. İşte bu felsefeye başlamanın ilk şartıdır. O halde üstadımıza göre; ahlak felsefenin hem başında, hem de sonunda bulunur. Ahlak ihtiyaç duyulandır, aynı zamanda bizim götürüleceğimiz yerdir.

Şimdi bu felsefe ağacından hareketle Ekşi Sözlük’te söz konusu başlıkta “kuran ı kerim” başlığında, yukarıda belirttiğim entirinin de üzerinde durduğu şu ‘tutarlılık’ mevzusuna değineyim. Bir inanç ağacı oluşturalım evvela. Kuran ı Kerim’i hak yolun hak Tanrı’sının Hak sözleri olarak kabul eden bir kişinin sezgiden başka dayanağının ve beslenme kaynağının olmadığı bu ağacında kökler karakterini gösterir. Şimdi burada özellikle “karakter” kelimesini kullanmamın sebebi, “yaradılışını” tabirini kullandığım vakit oluşabilecek yanlış anlamaları önlemektir. “Fıtratı” veya “doğası” gibi kelimeleri de kullanabiliriz, burada kastettiğim özellikle onda doğuştan bulunan, ona transcendental yani deney üstü bir vasıftır, hatta vasıflar toplamıdır. Bertrand Russell gibi bir agnostik için “İnsanoğlunun yüzyıllar boyu dine duyduğu bu gereksinme nereden geliyor öyleyse?” sorusunun cevabı şöyleydi: “Öyle gibime geliyor ki herşeyden önce korkudan. İnsanoğlu kendini özellikle güç­süz hissediyor. Onu korkutan üç şey var. Birin­cisi, doğanın kendisine yapabileceği şeyler: Onu yıldırımla çarpabilir, ya da bir depremle yutup yokedebilir. İkincisi, başka insanların kendisi­ne yapabilecekleri şeyler: Onu savaşta öldür­mek, örneğin. Üçüncüsünde de dine değiniyo­ruz. İnsanoğlunun kendi tutkuları, yeğinlikle­rinin etkisiyle, onu bazı şeyler yapmağa iteleye­bilir: Tutkuları yatıştığında bu şeyleri yaptı­ğına üzülecektir, bunu kendisi de bilmektedir. İşte bu nedenle çoğu insanlar büyük bir kor­ku içinde yaşamaktadırlar. Din onların bu kor­kudan daha az etkilenmelerine yardımcı olmak­tadır.”[1] Burada Russell’ın kanımca yargısı basittir, sadece burada değil ‘Why I m Not a Christian’[2] adlı eserinde de aynı noktayı yani diğer canlılardan farklı olarak kültürel çevrelerine doğmuş, aklı olan insanların korkularını işaret eden Russell için, E. Renan’ın “Histoire des origines du Christianisme” (Hiristiyanlığın Kaynakları Tarihi) adlı eserinin “Les Apotres” (Havariler) başlıklı bölümünde belirttiği gibi İsa’nın çarmıha gerilmesinin ardından İsa’nın her ne kadar dirilmeden, yeni bir hayattan bahsetmesine rağmen, eti ile kemiği ile dirileceğine dair hiçbir şey söylememesine ve hatta onun peşinden giden birkaç kişinin de ölümünün ardından daha ilk saatlerde bu yolda hiçbir kesin ümit beslememesine rağmen daha da ilginci; İsa’nın ölümüyle her şeyin bittiğine inanmış olmalarına rağmen (belki de İsa’nın son anında söylediği düşünülen şu meşhur “Consummatum est” [Bitti!] sözüne bağlı olarak) kısa süre içinde onun etiyle, kemiğiyle dirildiğine inanılması örneğinde olduğu gibi, aslında –Renan’ın dediği gibi- “aşk ve heyecan yüzünden inançıların sonu gelmeyen durumları anlamadığı, imkansızlığı hiçe saydığı, umduklarından vazgeçmektense gerçeği zorladıkları”[3] düşüncesiyle alakalıdır. Roma valisi Pilatus’un “Hakikat nedir?” sorusundaki alaycılığın altını çiziyordu Francis Bacon[4], dışarıdan bakıldığında hakikatin ne olduğu hususunda her tutum elbette ki alaycılıkla karşılanabilir, konumuz için de bu geçerli değil mi? Oysa söz konusu örnekleri açımlarsak, göreceğiz ki hakikatin herhangi bir şeye karşı inanç duyan, bir şeye sezgiyle bağlanmış olan bireyin durumu Renan’ın belirttiği gibi aşk ve heyecanından ötürü gerçeği dışlayebilir niteliktedir.

Öyle ya Roma valisi Pilatus “Hakikat nedir?” diye sorarken, bunu bize aktaran Novum Testamentum (Yeni Ahit - İncil) şöyle demiyor muydu: "Dixit itaque ei Pilatus: 'Ergo rex es tu?'. Respondit Iesus: 'Tu dicis quia rex sum. Ego in hoc natus sum et ad hoc veni in mundum, ut testimonium perhibeam veritati; omnis, qui est ex veritate, audit meam vocem." "Dicit ei Pilatus: 'Quid est veritas?'. Et cum hoc dixisset, iterum exivit ad Iudaeos et dicit eis: 'Ego nullam invenio in eo causam.' ”[5] Yani türkçesiyle " Pilatus, 'Demek kral olan sensin ha?' diye sordu ona. İsa da 'Kral olduğumu sen söylüyorsun" diye cevapladı. 'Ben gerçeğe tanıklık etmek için doğdum, bunun için dünyaya geldim. Hakikatten yana olan herkes benim sesimi işitir. Pilatus O'na, "hakikat nedir?" diye sordu. Bunu söyledikten sonra yine dışarıya, Yahudiler'in yanına çıkarak onlara, "Ben O'nda hiçbir suç görmüyorum" dedi." Burada çok açık bir şekilde sezgiyle (fenni veya akli bir değerlendirmeyle değil) bağlanmış olanla bağlanmamış olanın Hakikat anlayışının aynı olmadığını görmekteyiz. Bu görüş’ümüz aslında tümüyle Sezenle Sezmeyen arasındaki karşıtlıktan doğmaktadır. “Hakikatten yanalık” durumu bu açıdan Renan’ın belirttiği “aşk ile heyecan”la sorumludur, tek tek kişiler aşkları ya da heyecanlarından ötürü Hakikatle çatışabilirler. Parantez içinde belirttiğim fenni veya akli temellendirmeye duyulmamış olan ihtiyaç bu açıdan bakıldığında tutarlılığa gerek duymaz. Çünkü tutarlılık sezgiyle ulaşılmış olan bilginin problemi değildir, İsa’nın veya ona iman edenin ya da Ekşi Sözlük’te Kuran ı Kerim başlığında onun tutarsızlığına dair ortaya konan ifadelere tepki koyanların da değil, bu sadece bilgi probleminde metotlar bakımından bir yanılmayı göstermektedir. Öyle ya ilahi kabul edilen verilerin bizzat kendisi bir kere akıl süzgecine ihtiyaç duymuyor, hele ki özellikle de Hiristiyanlık ve İslamiyet’teki dual olmayan iman biçimi, yani paganların “Do ut des” ‘e (Vermen için veriyorum) numenler anlayışına ters düşen Tanrı kavramı bütünüyle sezgiden beslenir. Aksi düşünülemez. O kendisine iman edilen, yasaları kapsamında kendi hybris kavrayışı çerçevesinde “haddini aşmamakla mükellef” kullardan oluşan bir dinin tek otoritesi. Hatta İslam dini için Hüseyin Hatemi’nin hatırlattığı bir husus sanki Russell’ın “dinin temeli korkudur” düşüncesine cevap verir gibidir: “Kur’an-ı Kerim’de, bu ilahi sevgi Nurunun çekici gücü ve Rahman ve Rahim olan Rabb’dan gelen sevgi ve inayet akımı; birçok ayette belirtilmiştir. Vakit darlığı dolayısıyla ben tek bir ayet nakledersem yetişir: ‘O ve melekleri Salat eder, esenlik ışınları gönderir size, sizleri karanlıklardan Nur’a çıkarmak için, O inananlara Rahimdir’ (Ahzab, XXXIII.43) ... Yoksa yine İslam düşmanlarının uydurdukları basmakalıp laflara uyarak << Dinin kaynağı bilinmezin karşısında korkudur, İslam’da da bu korku fazlası ile vardır, sevgiye ise yer yoktur>> mu diyeceğiz? Haşa ve asla! Herşeyden önce... Allah’ın tek gerçek varlık ve tek mutlak Kemal oluşu, yeryüzünde isbata muhtaç olmayan şeylerin de en apaçığıdır. Ayrıca, Allah <<İnsanlardan öyleleri vardır ki Allah’tan başka ona birtakım eş koştukları nesneler edinirler de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah sevgisi ise çok daha güçlüdür.>> buyurur (Bakara Suresi II.165)’”[6] Burada Hüseyin Hatemi’nin Allah’ın varlığı üzerine dayandırmasında da görüldüğü gibi, Allah’ın varlığının dayanağı yine kendi sözleridir. Yani deney üstü, akıl üstü bir mekanizma kendini göstermektedir. Bu mekanizma Descartes’ın felsefe ağacında olduğu gibi hem başta hem de sonda bir ahlak oluşturmuştur. Varılan nokta Tanrı’nın kendisidir. Tanrı’ya varmada katedilen yolun kendisi de Tanrı’ya aittir, Tanrısaldır, Tanrı kelamıdır. O böyle dediği için böyledir, durum O böyle istediği için böyledir. O halde söz konusu entiride ve diğer dine, inanca dair eleştirilerde olduğu gibi tek tek tutarsızlıklar bulmanın bir manası yoktur.

Söz konusu entiride dile getirilen “kuran a göre islam rahmet dini midir lanetetme dini midir” cümlenin kendisi işte yukarıda söylediklerimden ötürü, yani hem Tanrısal olduğuna inanılan sistemin hem de bu sisteme iman edenlerin “bilgi edinme” metotları açısından manasızlaşır, kendi içinde tutarsızlaşır. Gerçi bu noktada helikal (volute) bir çelişkiler bütününden de söz edilebilir. Öyle ya benim tutarsız bulduğum görüşün kendisi de bir imana dayalı olamaz mı? Her ne kadar akıl yürütmeyle ulaşılmış bir veriyle karşı karşıya olmamıza rağmen, benim çıkıp da varılan noktayı tutarsız olarak görmem de, söz konusu örnekteki “tutarsızlık” arayışına benzeyebilir mi? Buna yanıtım kesinlikle “Evet”tir. Burada çok dikkatli bir yoldan geçmekteyiz, yoldan çıkabilir ya da yolumuzu doğru tutturup, varmak istediğimiz yere varabiliriz, dümen elimizde. Tutarlılık arayışı “mutlak bilgi” nin olduğu yerde makul karşılanmalıdır. Öyle ya her alanın bir metodu var diye düşünürsek, dinde hakikat ile akılda hakikat nasıl elde edilir? Eğer her iki hakikatin peşinde bir diğerinin yolunu gütmek bizi o alanlarda hedeflenen hakikate ulaştırabilir mi? Örneğin “Bugün Rabbimiz İsa Mesih göklere yükselmiştir; kalbimiz onu izlesin. Mesih İsa oradadır, Tanrı’nın sağında oturmuştur. ‘Yaşamınızın amacı göklerdedir, yeryüzünde değildir.’”[7] Diyen o Aziz’e kulak verip Nasa’dan kalkacak füzelerle burada anlatılan Tanrı’ya ve İsa’ya ulaşmayı ummak gibi bir şeydir söz konusu entiride “ra’d 25. allah'ın ahdini misak ile belgeledikten sonra bozanlar ve allah'ın birleştirilmesini emrettiği bağlantıları koparanlar ve yeryüzünü bozguna verenler varya, işte lanet olsun onlara! ve yurdun kötüsü de onlaradır.” Alıntısıyla birlikte ve diğer Kuran’dan parçalarla İslam’ın aslında sevgi değil de “Lanet” dini olduğunu söylemek. Öyle ya bahsettiğimiz sistemin en büyük dayanağı yine sistemin Otoritesi sarsılamayacak olan Tanrı’nın kendi sözleridir. Böyle bir ortamda açık açık “bu din ve Tanrı’sı lanetleyendir, sevgi ve merhamet bilmez” dense bile bu imanlının sorunu değildir. Çünkü mutlak bilginin kendisi, din bilgisi kategorisininin alt kategorilerinde Tanrı’yı işaret eder. ‘Descartes’ın Felsefe Ağacı’nda En yüksek, En yetkin Ahlak’ın durumu gibi, Tanrı’nın durumu da başta ve sonda yer alır. Hatta İbn sina’dan hareketle bu durumu “aşk”la açıklayan alimler de vardır: “... Her varlık ne için yaratılmışsa varoluşunun yetkin sınırlarına ulaşmak suretiyle o gayeyi gerçekleştirmeye yönelir. Son tahlilde bütün varlıkların gayesi Allah’tır. Allah hem kendi zatına aşık olduğu hem de kozmolojik aşkın ilkesi olduğu için ‘Maşuk’ adını alır. Tıpkı zati ilmi bakımından Akıl-akıl-Makul olması gibi mutlak kemal sahibi olan Zatı’na duyduğu aşk bakımından da Aşık-Aşk-Maşuk adını alır.”[8] Yani başka bir yoldan da olsa Renan’ın “aşk ve heyecan” diye nitelediği o dünyevi alandaki göz kapamayı simgeleyen faktörler salt inanca dayalı düşünüşleri, kabullenişleri meşru kılar, hem de hepsini.

İşte bu açıdan baktığım vakit, benim Kuran’da tutarsızlık arayan bir bireyde aradığım ve hatta bulduğumu sandığım tutarsızlığın kendisi de tutarsız sayılabilir. Çünkü idea aynı zamanda hangi yolda, hangi alanda olursa olsun aynı zamanda inanılandır, salt sezgiden beslenmese bile bu böyledir. Mutlak bilgi hakkında kesin bir işaret olmadığı gibi, alanlar, disiplinler arasındaki bilgi problemlerinin nesneleri aynı olamıyor. Verdiğim örneklerden birini anımsayalım; “Gök” nedir? Gök Nasa için veya İman sahibi bir hiristiyan için (burada iman sahibi münlümanı katmamam, tümüyle Tanrı düşüncesinin Hiristiyanlıkta “Gök” le ilişkilendirilmiş olmasıdır. Aynı durum İslamiyet’te yoktur, Tanrı her yerdedir.) aynı şey midir? Göğe yükselen İsa figürü ile göğe yükselen Nasa makinesi aynı yere varmaz, varsaydı Pilatus’u bugün alaycı değil de, belki de Yaşayan, Mutlak Bilgiye Sahip Tanrı olarak görmemiz gerekirdi! Tıpkı dışarıdan anlayabilmeyi isteyen, istemekle de kalmayıp anlayabilmeyi başarmış her insanda gördüğümüzü sandığımız yücelik gibi; her büyük yücelik, insan gözünde insanın hayalleri, düşünme yetenekleri kadardır, tutarsızlık da öyle, kendi içinde olsa bile, bir şeyin kendi ile çelişiyor olması bile, hepsi insan kadardır, öteye geçemez.

Sonuç itibariyle "Dışarıdan Anlayabilmeyi İstemek" kadar "Dışarıdan İçeridekileri Dışarıdan Birinin Gözüyle Değerlendirmekten Vazgeçmek" gerekmez mi? Öyle ya her alanın bir metotlu sistemi mevcut, metotsuzluğun kendisi bile bir metot olabiliyorken, bizim tutarsızlık olarak gördüklerimizin tutarlı bir metotla görüldüğünü meşru sayacak zemin neresidir? Bir üst bilgi kaynağı mı? Dinin, felsefenin, fenni ilimlerin veya sosyolojinin, psikolojinin, tarih yazımının, bilgi problemiyle kendi ringinde dövüşen her alanın üstünde bir üst bilgi makamı yok, ki olsaydı bile onun hakkında mutlak bir görüş birliğinin olacağını kim garanti edebilirdi, kim bunun bütün bilgi edinimleri için ortak olduğunu ispat edebilirdi? Efendim bilgi tek değildir, bilgiye ulaşım yolları da tek değildir. İşte tutarlı olmamız gereken tek yargı bu olsa gerek.

[1] B. Russell, Dünya Görüşüm, Sf.20, Varlık Yay. No:178, Eylül 1978.

[2] http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=11171931

[3] E. Renan, A.g.e. (İsa’nın dirilmesine dair inanışların doğuşu – Kudüs rivayetleri)

[4] F. Bacon, Sermones Fideles sive Interiora Rerum I. De Veritate.

[5] Novum Testamentum, Ioannem XVIII. 37-38.

[6] H. Hatemi, İlahi Hikmet’de Kadın, Sf.15, İşaret Yay. İstanbul 1995.

[7] St. Augustinus, “Kilise Babalarından Ve Yazarlarından alıntılar, Günlük Okuma Kitabı”, Sf.507, 2. Baskı, İstanbul 2004.

[8] İbn sina, Risale fi mahiyyeti’l-‘ışk, çev. Ve neş. A. Ateş, İstanbul 1953, s.1-19; İlhan Kutluer, Akıl ve İtikad “kelam-felsefe ilişkileri üzerine araştırmalar”, Sf.159, İz Yay. 2. Baskı İstanbul 1998.

Kaynak: http://jimi.blogcu.com/4852943/