BİREYLEŞME İLE MEKÂNIN ARASINDA-Kİ MİMAR

Gündelik hayatımızı gerçekleştirirken ortaya çıkan bütün sayılabilir durumların kendi aralarında hemen göze çarpan bir ortaklık bulunmaktadır. Bu ortaklığın insanla, algılayan bireyle olan ilgisini kurmak, onun üzerinden bu ortaklığı fark etmek de mümkündür. Bizler, algılayan ve algıladığının da farkında olan var oluşlar olarak --duyusal-- algımıza konu olan fizik dünyanın içinde bizi şaşırtacak herhangi bir şeyi neredeyse bulamayız. Başka bir deyişle, fizik dünyanın işleyişi içinde bize değen şeylerin hiç birinde bir şaşırtıcılık yoktur.

Her biri birer var olan olarak karşımızda duran veya bizi ‘karşılayan’ ‘karşıda bırakan’ nesnelerin ortaklığı, bu anlamda, onların normallikleridir. Normal olmaları, sadece kendi başlarına beliren var oluşlarında değil; fakat aynı zamanda başka var oluşlarla girdikleri çeşitli düzey ve derinlikteki ilişkileri üzerinden de devam etme eğilimi taşımaktadır.

Evrende veya bizim için daha anlaşılabilir bir içeriğe sahip olması bakımından dünyada, hiçbir bireysel var oluş işgal ettiği yer veya kendisini var eden niteliklerin farklı bileşenleri aracılığıyla ortaya çıkan oluş’u dışında biricik değildir. Başka kelimelerle ifade edecek olursak, hiçbir bireysel, var oluşunun yüzünü döndüğü ve kendisinin ait olduğu türsel çerçeveyi tek başına ne kendiliğinden temsil etme hakkına sahiptir ne de türünün bizzat kendisidir.

Dolayısıyla burada ilgi çekici olan şey, türsel farklılıkların nasıl ortaya çıktıklarından ziyade bu türlerin her birisinin kendi içindeki bireysel farklılıkların nasıl belirginlik kazandığı ve buna neden olan ilke durumunun ne olduğudur. Zira bu tarz bir ilkenin kendisi hakkında bir şeyler söyleme imkânı ortaya çıktığında, bu ilke üzerinden türsel olanın içindeki bireysel çokluğu devam ettirme bakımından bir seçim gerçekleştirme de mümkün hale gelecektir.

İşte, yukarıda dile getirilmeye çalışılan ‘normal’ durumun kökeninde böyle bir içerik bulunmaktadır. Karşı karşıya olduğumuz türsel çeşitlilik içindeki bireysel farklılıklardan hiç birisinin --bu, ister doğal olsun ister artefacta, değişmemektedir-- bizi şaşırtan bir görünüşe, bir varoluşsal kılık ve yer’e sahip olmaması, bireyleşmenin imkânı içinde ortaya çıkan yapının bizim algısal duyularımıza neredeyse ‘denk düşen’ bir ağırlığının olmasındandır. Başka kelimelerle göz, göreceği nesnelerden yola çıkan ve onları tanımak adına kendisine değen ışığı reddetmeyeceği bir anlaşma kurmuştur nesneler dünyasıyla.

Anlaşma bir kez tesis edildikten sonra da her şey o anlaşmanın şartlarına göre cereyan etmektedir ve sadece bu yüzden insanların algısına düşen her şey onlara normal gelmektedir; ama şaşırtıcı olanın tam da bu olmasının gerekliliği başlamaktadır bu noktadan sonra. Zira sorumuz şudur: “niçin fizik dünyada bulunan ve insanın duyusal algı düzeneğine düşen her şey normal görünmektedir ve insanı şaşırtmamaktadır?” Bu soru doğal olarak mimarın da bizzat kendisinin sorması lazım gelen bir sorudur. Mimarın üretiminin belirginlik kazandırdığı her bir bireysel fizik varoluş, sonuç itibarıyla algılayana sanki “olması gereken” imiş gibi gelmektedir. Bireyleşmenin koşullarını taşımanın getirdiği bir sonuç olarak düşünmek eğiliminde olduğumuz ‘normallik’, bu noktada, mimarın daha en başından sonucunu –en azından ilkesel olarak- zaten gözlemliyor olduğu bir ‘can sıkıcı’ duruma dönüşmektedir.

Mimarın, başlangıçta –bazı bakımlardan- ‘belli’ olan üretiminin insanın duyusal algısı için normal olan tekdüzeliğinin yarattığı yüksek sıcaklığı aşmanın yollarını estetik hazzın serinlik hissi veren parke taşlarla kaplı dolambaçlı yollarında aramasına izin verelim ve belki de bunu biraz da anlayışla karşılayalım. Bu anlayış, parçaları arasındaki tutkalın henüz kurumamış olduğu, dolayısıyla her bir parçanın henüz kendisini bütüne ait hissetmediği bir ortamda var edilen, düşünülen ve/veya düşünülmekte olan ile onu bireyleştirme aşamasında [yani tutkalı kurumuş olduğundan parçaları arasındaki ‘ilişkinin’ artık görülemediği-- fizik mekâna --başka bir şekilde de yer’e-- gönderme işlemi arasındaki uygunsuzluğun- göz kendisini burada nesnenin karşısından artık kaçırmaktadır. Başka bir şekilde dile getirecek olursak göz, nesnenin kendisini karşılamasına yeterince cesur bir şekilde cevap verememektedir.] bir tür toleransı olarak algılanmalıdır. Bu tolerans durumu aslında sadece mimarla ilgili değildir ve bu bakımdan anlaşılması hiç kimse için o kadar da güç değildir. Bununla birlikte biz şimdilik bu konuyu daha fazla devam ettirmeyecek fakat yukarıdaki toleransı biçimlendirmemize neden olan ‘şaşırtıcılık işlevini terk etmiş fizik dünyayı algılama biçiminin’ ortaya çıkmasına önemli katkılarda bulunmuş olan bireyleşme konusunu bir parça açmaya çalışacağız. Bunu yaparken de bireyleşmenin mekânla olan ilgisi de elbette kendiliğinden belirginlik kazanmış olacaktır.

Bireyleşmenin felsefî açılımını yapabilmek için terimin tarihsel geçmişini göz önünde bulundurmak zorunluluğu ortaya çıktığında gözlerimiz hemen Aristoteles’i aramaktadır. Bireysel olan ile tümel olanın birbirinden kesin bir şekilde ayrıldığı Aristoteles felsefesinde, belki de Metafizik adlı eseri daha iyi anlayabilmek adına mutlaka okunması gereken bir eser olarak ortaya çıkmış olan Kategoriler’de Aristoteles bireysel insan ile [ho tis anthropos] bireysel attan [ho tis hippos] söz etmektedir1. Bu türden bireysel var oluşların bizzat kendileri herhangi bir konu hakkında dile getirilebilir olmaktan uzaktırlar. Bununla birlikte bu bireysellerin “işte bu” olarak kendilerinden söz edilebilmelerine imkân sağlayan yapılar ise “bireysel insan”ın ait olduğu cins ile --burada ‘hayvan’-- o bireysele insanın “bir bireysel insan” olarak işaret edilebilir bir belirlenime sahip olmasını sağlayan çeşitli niteliklerdir2.

Burada dikkat edilmesi gereken şey, bireysellerin ortadan kalkmasıyla birlikte bu niteliklerin de ortadan kalkmasıdır. Ne var ki, böyle bir saptama karşımıza açıklıkla algılanabilir bir resim çıkartmaktan daha çok, parçaları izlenebilir olmayı reddeden bollukta bir yap-boz oyununu önümüze koymaktadır. Dolayısıyla, burada sorulması gereken soru, cevaplandığı andan itibaren kendisi başka formlardaki birden çok soru haline dönüşüveren bir soru olduğundan cesaret kırıcıdır. Bununla birlikte sorulmalıdır: Bu bireysellerin her birinin işaret edilen, başka kelimelerle dile getirecek olursak, birer fizik nesne olarak karşımızda beliren yapılar olmasına neden olan “şey” nedir? Yani, fizik dünyanın --buna kesinlikle artefacta da dahildir-- nesnelerinin birer nesne olmasına neden olan ilke nedir?

Bu sorunun cevabı basit olarak maddedir. Bununla birlikte burada dikkat edilmesi gereken nokta, “bireyleşme”nin kesin bir şekilde metafiziğin önemli konularından biri olmasıdır. Bu konunun metafizik olmasının en temel nedeni bireyleşmeyi gerçekleştiren ilkenin ve bireyleşen niteliklerin doğrudan işaret edilebilir yapılar olmamalarıdır. Kendisi hakkında herhangi bir belirleyici tanım yapamadığımız varlık’ın kendisinden hareketle haklarında anlaşılabilir olduğunu kabul ettiğimiz belirlenimler geliştirebildiğimiz varolanların bireyleşmeleri durumu, bu bakımdan basit olarak ontolojiktir. Bu ontolojik özellik bize, mimar-bireyleşme-mekân ilişkisi içinde söylenebilecek birkaç şeyi de kendiliğinden sunmaktadır. Şimdi bu söylenebilecek olan şeylere kısaca değinebiliriz:

Buraya kadar söylenenlerden hareketle kolayca anlaşılabileceği üzere, iki çeşit farklılıktan söz edebiliriz: Türsel ve bireysel. Türsel farklılığı, başka şekilde ifade edecek olursak, herhangi bir cinsin altında yer alan birden fazla tür arasındaki farklılığı meydana getiren şey formdur ve bu türden farklılık bu yazının belirlemiş olduğu alanın dışında yer almaktadır. Bunun yanı sıra herhangi bir türün altında yer alan bütün bireysellerin birbirlerinden farklılığını ortaya koymalarına neden olan bir şey daha vardır ki, buna da Aristoteles madde [hüle] adını vermiştir.

Bizim bu ikinci tür farklılıktan söz edebilmemize neden olan bireyleşmenin de tam da mimarın ortaya koyduğu eseriyle ilgisini kurmak mümkündür. Mimar da kendi eylem alanının türsel belirleyiciliği altında eserlerini belli sayıda niteliğin bir araya getirilmesi ve böylelikle bunların harekete geçirdikleri iç-ilişkileri aracılığıyla ortaya çıkan bir işaret edilebilir dünya içinde gerçekleştirmektedir. Bu niteliklerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan ve işaret edilebilir hale gelen eseri bireyleşmiş olan ve bu bireyleşmenin meydana geldiği yeri de bireyleşmeye olanak tanıyan --bireyleşme-- mekânı olarak adlandırmak mümkündür.

Bireyleşmenin mekânının bireyleşen açısından önemi, bir bireyleşenin, kendisinden bireyleşmiş olarak bahsedilmesine neden olan ‘sınır durumunun belirginlik kazanması’ sonucunda ortaya çıkan --kimi yönlerden özsel; ama kimi yönlerden de ilineksel olan bir-- farklılığı taşımasıdır. Taşınan şey farklılık olduğunda ortada birbirinden değişik en az iki bireyleşmiş olanın bulunması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Böylelikle, bir taraftan bireyleşmiş olanın niteliklerinin ‘öteki’nden farklılığı hemen ortaya çıkmakta; diğer taraftan da bu nitelik birlikteliğindeki farklılığı taşıyan ‘yer’, öteki ‘yer’ ile aynı ol/a/mayacağından hemen gözlemlenebilmektedir. Böylelikle mekân, mimarın ürettiğine, başka üretimlerin yanında bir yer açmak bakımından ciddi sayılacak bir işlevsellikle hizmet etmektedir3.

Bu önemli işlevselliğin yanında mekân aynı zamanda bir beklentinin ifadesi olarak da mimar açısından önem taşımaktadır. Bu noktada bireyleşmekte olan şey bekleyen ve beklenen çizgilerinin kesiştiği bir noktaya karşılık gelmektedir. İşte bu noktanın, aynı zamanda mekânsal bir ağırlığının olmasından hareketle denebilir ki, beklenen, bekleyenin mekânca önceden belli olan niteliklerinden bağımsız bir şekilde ortaya çıkagelemez ve bu yüzden --bireyleşme ile ilgisi bakımından-- mekân salt bir belirlenim tarzıdır.

Bireyleşme, mimar açısından, kendi zihninde taşıdığı ve bir an ve mekânda aktüel olarak tasarımına yansıttığı potansiyelliklerin hepsinin birden olası bir tanışma/buluşma noktasıdır. Bu nokta, mimar için aynı zamanda varlığın kendisini sonsuz olanaklar içinde sınırsız bir yineleme esnasında çoğaltması, ve çoğaltarak taklit edilmesine imkân tanıması anlamına gelmektedir. Bu imkânın mimarın zihni üzerinden fizik mekâna aktarımı süreci akılsal olanın anlaşılabilirliği ile duyusal olanın duyulanabilirliği arasındaki çatışkı fakat aynı zamanda bir bıçağın iki yüzü türünden sayılabilecek sırt sırta bir dayanışmanın da tasviridir. Bu tasvir, hiç kuşkusuz mimarın ürettiği eserin temelinden hareket ederek kendini ortaya çıkartan basit bir çizgisel hareketi izlemez. O, daha çok, kaynağını gözlemin sınırları ötesine çekip taşıyan ve bu ‘ötelik’ durumundan kendi tarifi için hiç çekinmeden pay çıkartan daha genel bir akıl aralığıdır.

Bu akıl aralığından sızan ışıktan en yüksek düzeyde pay aldığını düşünmek eğiliminde olduğumuz mimar açısından niteliklerin kendi aralarındaki sonsuza yakın ilişkilerinden yararlanarak ortaya bir eser çıkartmak; işte o akıl aralığından içeriye bakıldığında görülen akılsal yetilerle ancak mümkündür. Bu yetilerin sadece basit anlamda birer mekânik işleyiş, birbirlerini takip eden sıkıcı ve kuru yargısal ard arda gelişler olmadığı açıktır. Bu, daha çok, mimarın aklındaki resmi daha iyi görebilmek adına geriye doğru (retrospective) yapacağı akılsal bir hamlenin göstergesidir ve bu hamleyi gerçekleştirmek için ihtiyaç duyulan mekân akılsal bir mekân olmalıdır.

Buradan da kabaca anlaşılacağı üzere mimar, aslında akılsal olandan duyusal olana geçişin gerçekleşeceği bir “karma” mekânı oluşturmak adına ciddi bir girişim ve iddia içindedir. Ne var ki, iddianın ciddiyetindeki yoğunluk mekânsal açılımın yöneldiği duyusal kanatlara doğru ilerlendikçe azalmakta ve törpülenmektedir. Bu anlamda mimar, mekânı kullanarak nitelikler arasındaki ilişkileri yeniden kurgulayan ve bireyleşmedeki mümkün farkların farklılığını “üreten” olarak karşımıza yeniden çıkmaktadır.

Üretim, mümkün olanı kendi içinde barındıran ve buradan yeni olasılık ve/veya olanaklara zemin hazırlayan bir durum olmalıdır ve bu durum da aslında mimarın bireyleşen ile olan ilişkisinin temsilidir. Bu temsiliyetin tam ortasında düşüncenin düşündüğüne kattığı ve onu düşünenin karşısına çıkartmak için kullandığı “mekân” önem kazanmaktadır. Başlangıçta resmedilmiş olan doğal durumun içinde o durumun bir parçası imiş gibi görünen “normallik” düzeyinin mimar açısından her zaman bir sınır durumu olması da bu açıdan bir tür kaderdir. Mimarın kendisine, başka herkesin talep edebileceğinden daha yoğun ve belki de hırslı bir şekilde yüklediği normal olanı, onun kendi sınırının ötesine taşıma isteği, insanlar üzerinde koşulsuzcasına yaratılmak istenilen bir şaşkınlık düşüncesinin tasviridir: Mimar sürekli şaşkınlık yaratmak ister ve bunu da sadece üretiminin bireyleşmiş durumu ve bu durumu taşıyan mekân üzerinden gerçekleştirebilir.

Sonuç olarak mimar, karşımıza çıkan, “bizi karşılayan” nesneleri üreterek bizim için bir tür mekânsal dux veya rector halini alır. Bu, onun açısından, neredeyse kaynağı belirsiz; fakat sorgulanmasına izin verilmeyecek bir şekilde görev haline gelir. Mimarın bu görevi ile ürettiği şeyin sonucunda göze değenin farklılığında insan kendi içinde o nesneye yalın bir şekilde yakınlık duyar (homo mente consimiles). Yakınlık, aslında farklılıkların tam olarak bir çelişkiye dönüşmeden önce göz tarafından yakalanarak bir arada uyuma rıza gösteren işlevsellik demeti halini hazırlama durumudur ve bu da nesneye yöneltilen --çoğu zaman belli belirsiz ama muktedir bir-- sevgidir (amor). İçimizdeki benzerlikleri, ürettiği eserlerin işaret ettiği mekânlardaki bireyleşmişlikler üzerinden bizlere fark ettiren mimar, kendi özgün bireyleşme mekânlarımıza komşu mekânlar ortaya koyarak --belki de ortalayarak-- zihinsel maceramızı fizik nesnede sonlandıran (semita terminus) bir rehberlik görevini gerçekleştirmek gibi ciddi bir cesaret göstermektedir.

  1. Aristoteles, Kategoriler 2 b 1-4.
  2. Bkz. Mary Louise Gill, “Individuals and Individuation in Aristotle”, Unity, Identity, and Explanation in Aristotle’s Metaphysics, Edited by T. Scaltsas, D. Charles, and M. L. Gill, Oxford: Clarendon Press, 2001, pp. 55-57.
  3. Bkz. Oliva Blanchette, Philosophy of Being. A Reconstructive Essay in Metaphysics, Washington, D.C., The Catholic University of America, 2003, pp. 302-304.