ANLAŞILABİLİRLİK NEREDE ?
Oturduğum yerden uzaklardaki koruluk alana baktığımda farklı tonları olan yeşil bir renk görüyorum. Bundan sonra, asla hesaplayamayacağım kadar kısa bir süre içinde de görüntüye ağaçlar geliyor. Adına ağaç dediğimiz bu nesnelerin kılıklarını belirliyorum. Ağaç topluluğunun hemen arkası veya yanı diyebileceğim yerlerinde onlar gibi "doğal" olmayan ve onlardan "farklı" bazı nesnelere daha rastlıyor bakışım. Bu farklılığın ortaya çıkmasında ağaçlardaki belirli bir kılığın yardımını görüyorum. Koruluk alanın, dolayısıyla ağaçların bana olan uzaklıklarını, nasıl ve nereden elde ettiğimi kestiremediğim tecrübelerime dayanarak hesaplamaya çalışıyor ve böylelikle büyüklükleri hakkında bir fikir yürütmeye çabalıyorum. Eğer bulunduğum yer kapalı bir mekânsa, ağaç gölgelerinden güneşin konumunu ve/veya sallanmalarından da rüzgarın yönü ve/veya şiddetini anlayabiliyorum.
Şu anda aktüel olarak tecrübelediğim bütün bu nesnelerdeki bazı "ortak" özellikleri, şimdi duyulama alanım içinde bulunmayan başka bazı nesnelerde de daha önce algıladığımı farkediyor ve bu özelliklerin ortaklaşalığını (benzerliğini) saptıyorum. Bu bilgileri bir şekilde saklıyorum; çünkü bunların benim etrafım ile ilgili olup bitenleri anlamak konusundaki yardımlarından eminim. Bütün bunları gerçekleştirirken de en sonunda anlama ediminin güçlü etkisini kullanıyorum. Peki tüm bunları niçin ve nasıl yapıyorum? Bütün bunları gerçekleştirmemdeki niyetin içeriğini sadece yaşamımı sürdürmekle ilişkisi bakımından doldurmam imkansız. Çünkü bütün bu işleyişte sırf yarar-zarar hesapları geçerli değil. O zaman adına bilgi dediğim "ürünü" elde etmeye çalışmamın anlamı nedir? Bu işi yapmam için gerekli olan gücü ne tür bir kaynak sağlıyor bana? Bu durum sadece, kaynağını asla sorgulayamayacağım ve bir şekilde sahibi olduğum -ya da belki de benim kendisine ait olduğum- bir yetinin (ya da yetiler topluluğunun veya sadece bir durumun) kendisinde zaten varolan bir merak yüzünden mi? Yoksa, süreci ve neliği belli olmayan bir enformasyon aracılığıyla farkına vardığımız ve olasılıkla 'biz olmayan'dan bize 'gönderilen' bir davet mi bunun nedeni?
Bu yazıda, yukarıda kısaca gösterilmeye çalışılan oluşumun içinde bu durumun en önemli noktalarından birini oluşturan anlaşılabilirlik konusu ele alınmaya çalışılacaktır. Varlığın1 anlaşılabilirliği sorunu, aslında varlığa ilişkin olarak ayrıntılandırılabilecek pek çok özellikten sadece bir tanesi olarak önümüzde durmaktadır. Fakat, biz konunun, düşünce tarihi içinde önemli bir yeri olduğunu düşündüğümüz Thomas Aquinas'ın düşüncelerine yansıdığı kısmını ele almaya çalışırken göstermeye çalışacağımız gibi anlaşılabilirlik, aslında kendisi dışındaki bütün öteki, varlığa ilişkin özelliklerin de belli bir anlamda taşıyıcısıdır. Bu anlayışımızla birlikte, bu yazıda, Thomas Aquinas'ın düşüncelerini serimlerken bu düşüncelerin bazı yönlerinin, yukarıda dile getirilen merak ve davet birlikteliğinde görülür hale geldiğini göstermeye, böylelikle Thomas Aquinas'ın hakikat'ten anladığı temel özelliğin de ne olduğunu saptamaya çalışacağız.
Hakikatin bu konuya katkısının Thomasçı bir tezle ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Bu tez bilen ile bilinen arasında, gerek duyulara ve gerekse akla ilişkin "eşbiçimli" (izomorfik=yani, isos:eş ve morphe:biçim) bir işleyişi genel kabul olarak algılar. Varlığın anlaşılabilirlik özelliğinin gözlenebilir olmasında da bu izomorfik tarzı belirlemenin önemli bir katkısı olacaktır. Sellars'ın da dediği gibi2, 'çok basitleştirilmiş' biçimde bile olsa bu tezin bizim anladığımız anlamda merak-davet ilişkisini destekleyen bir tavır içinde bulunduğunu söylemeliyiz. Burada doğal olarak belirtmemiz gereken şey, nesnenin varoluşunu etkileyen in re tarzında bir formülasyonun benimsenmesinin zorluğunu ve imkanını bir yana bırakacak olursak, aslında Thomas Aquinas'ın dile getirdiklerinin, nesne düzeninde olup bitenleri anlamamız bakımından bize yardımcı olabilecek bazı ipuçlarını verdiğidir. Bu ipuçlarının değeri ve önemi, ortaya konulan yorumların sorunların çözümlerine ilişkin denemelere verdiği katkıyla doğru orantılı bir biçim içinde izlenebilir.
Fakat konuya geçmeden önce, küçük bir açıklama yapmanın yararlı olacağını düşünmekteyiz. Girişte kısaca görüntüsünü oluşturmaya çalıştığımız manzara içinde, nesnelerin birbirleri ile olan ilişkileri veya kendi başlarına meydana getirecekleri muhtemel tavır alışları kestirebilmemiz ve buradan kendi tavrımıza ilişkin olarak yön belirleyebilmemiz (diskursif -gidimli- düşünme etkinliği) konusunda yardımını gördüğümüz "akıl yürütme" [ratiocinatio], bir etkinlik olarak sadece anlama yetisinde tamamlanmaz. Bizim herhangi bir şey hakkında belli bir anlam ve tarzda çıkarıma ulaşabilmemiz için herşeyden önce o şey veya o şeyi oluşturan bileşen/öge/lerin bir şekilde 'anlaşılması' gerekir (intellego). Bu anlamanın çıkarımda bulunma ya da akıl yürütme ile olan ilişkisini gözönünde bulundurduğumuzda, çıkarımın ilkece bir duruma göre, o durumla birlikte veya ondan olduğunu da varsayabiliriz. Bu varsaydığımız duruma yataklık eden yapı "habitus principorium" yani "intellectus"tur3. Bu yapının bizde doğal olarak bulunduğunu ileri sürenlerle, aracısız nesnesini üretmesiyle birlikte varolduğunu, ortaya çıktığını ileri sürenler arasında, her iki taraf için de hayli zorlukla dolu -henüz bitmemiş olan ve herhalde bitmeyecek de olan- bir hesaplaşma dönemini yaşamaktayız. Bu hesaplaşmaya da ışık tutması bakımından ele almaya çalıştığımız konunun temel kavramı olan "intelligibilitas"ı, Platoncu söylemde dilimizde yeretmiş olan "düşünülür-duyulur" ayırımındaki düşünülür olanın anlatımına denk düşecek ve anlaşmayı sağlayacak şekilde "düşünülürlük" olarak dile getirmeyi uygun bulmuştuk. Bununla birlikte terimin Türkçede, Latince 'intellegere' kökünden yola çıkarak "anlaşılabilirlik" şeklinde de bir karşılık bulabileceğini belirtmenin ve kullanımın bu yönde gelişmesinin uygun ve doğru olacağını düşünmekteyiz.
Ortaçağ düşüncesinin belli bir yönünü etkilemiş olan en özellikli ve temelli problemlerden birisi aklın formel nesnesinin ne olduğu problemidir. Pek çok filozof konuya değişik bakımlardan yaklaşmışlar; bununla birlikte aşağı yukarı hepsi ortak bir nesnenin tanımında birleşme fırsatı bulmuşlardır. "Bir bedenle birleşmiş olan insan aklının (intellectus) uygun nesnesi cisimsel maddede varolan nelik (quidditas) veya yapı (natura)'dır; ve akıl, bu türden görülür şeylerin yapıları (naturas visibilium rerum) aracılığıyla görülmeyen şeylerin kesin bir bilgisine yükselir."4 diyen Aquinas devamla bilme sürecinin anlamak yönüne ait sınırını şöyle belirlemektedir: "İmdi bir bireyde varolmak bu türden bir yapıya aittir: örneğin bir bireysel at olmak bir atın yapısına aittir, vb. Dolayısıyla bir taşın yapısı veya herhangi bir maddesel şey, bir bireyselde varolan olarak bilindikleri kadar bütünüyle ve doğru bir şekilde bilinemezler. Imdi biz bireyi duyular ve imgelem aracılığıyla kavrarız. Ve böylelikle aklın kendi uygun nesnesini anlaması için zorunlulukla, bireyselde varolan tümel yapıyı algılamak için imgelere dönmesi (conversio ad phantasmata) gerekir."5
Bu kısa ve yalın anlatımlı alıntıdan bile kolaylıkla anlaşılacağı gibi, Thomas Aquinas nesnenin insan aklına açık ve kesinlikle anlaşılır bir yapısı olduğunu ileri sürmektedir. Bununla birlikte, nesnenin insan aklı tarafından kavranabilir bir yapısının olması onun edilgin bir durum içinde bulunduğu anlamını taşımamalıdır. Ne var ki, amaçladığımız anlatımın hedefine ulaşabilmesi için sarfettiğimiz sözlerin de amaçlananın dışında bir yerde gözlemlenmesini istemiyoruz. Nesnenin akıl ile olan ilişkisinde edilgin bir durumda olmadığını söylerken, insan aklının nesneyi bulanık veya açık kavrayabilme yatkınlığına yönelik bir açıklama yapabilmek uğruna nesneyi vareden "in re" bir formulasyon düşüncesini üretmenin de çok gerekli olmadığı düşüncesindeyiz. Bununla birlikte bu gereksizliğin Thomas Aquinas tarafından gözönünde bulundurulmadığını da biliyoruz. Bilindiği gibi o, Aristoteles'in genel olarak madde-form ilişkisinde belirlenen öğretisini kendisine temel olarak almış bir filozoftur. Ve, açıkçası Aristoteles'te duyusal algının "konusu" olabilecek tikel fizik nesnenin içindeki formun konumu, Platon'un Ideası gibi bir edilginlik içinde değildir. Bu edilginlik durumunu, kuşkusuz nesnenin kendisini belirginleştirici anlammdaki hareketi temelinde değerlendirmek eğilimindeyiz.
Onun bu yaklaşımını bilsek de, kanımızca, "akılsal etkinlik" denen biçim ile nesnenin özü arasında Thomas Aquinas tarafından kurulmaya çalışılan ilişkinin, kendince çok önemli bazı teolojik kaygılardan dolayı aklın mutlak önceliğini önvarsaydığını söylemek durumundayız. Bu önceliğin içinde, bizim bu kısa konuşmada değinmeden geçeceğimiz "verbum mentis"in kendisinden sözedilebilmesi için mutlaka gerekli olan ünlü soyutlama teorisi de özellikli ve zorunlu bir yer tutabilir. (Intellectus agens'in Tanrısal Işıktan aldığı pay hakikate giden yolun aydınlanması yönünde -yani tümel olanın keşfi bakımından- önemli bir işleve sahiptir.) Gene de, bizim yaklaşımımız, gerçekliğin açıklanması işinde bu, yatkınlıların kullanımının tek başına, bir koşul olarak bile, böyle bir önceliği haketmediği yönündedir.
Platon için Thomasçı anlayışta açıkça beliren akıl-nesne ilişkisini kabul etmek olanaksız olurdu; çünkü o insan aklının mutlak maddesizliğini gözönünde bulundurarak, onun bedenle olan ilişkisini tözün anlamını ve değerini sarsacak ve hatta bozacak bir ilişki olarak görmüş ve gerçekliğin bilgisinin sadece ve ancak nesneden ayrı bir varlığı olan tümel yapıların, yani ideaların temaşası yoluyla elde edilebileceğini düşünmüştür. Bu yüzden, Thomas Aquinas'a göre, Platon şeylerin aktüel olarak anlaşılır hale gelmelerini sağlayan etkin bir akıl (intellectus agens --Aristoteles'te "nous poietikos"--) yaklaşımını benimsemedi6. Etrafında duyusal algı alanına giren herşeyin istisnasız değişime uğradığını gören Platon, insan aklını biçimlendiren Ilâhî varoluşun saflığını ve tözselliğini --matematiğin saf kavrayışları gibi-- korumak uğruna ideaları Oluş dünyasının dışında görmek eğilimini tercih etti ve böylelikle aklın uygun nesnesi olarak "şeyin varlığını" değil fakat "şeyin ideasını" seçmiş oldu.
Oysa Thomas Aquinas'a göre aklın uygun nesnesinin idea olması mümkün değildir. "Aktüel olarak anlaşılmış olan şeyde ikili bir durum vardır: anlaşılan şey ve onun anlaşıldığı gerçeği."7 Bunu açacak olursak, akılsal bilgi ideaların aracılığıyla kendisinden sözedilir hale gelmektedir. Idealar bizim kendilerini doğrudan bildiğimiz (id quid) şeyler değil; fakat aracılılıklarıyla (id quo) şeyin bilgisine ulaştığımız yapılardır8. Bu yüzden onların Platon'un anladığı anlamda bir işleve sahip olmaları olanaksızdır.
Çömez Aristoteles'e göre de herşey değişmektedir; ancak bu değişim şeyin kendisinde "mutlak" bir şekilde cereyan etmez. Şeyde bu değişimin dışında yeralan bir değişmez yapı bulunmaktadır. Bu, bütün duyulanabilir şeylerin varlıksal bileşenlerinden birisi olan form'dur. Insanın duyusal algı alanına giren şeyler, yani bileşik tözler madde ve formdan meydana gelmektedirler. Thomas Aquinas'a göre bu bileşenlerden madde, şeyi sınırlayan, başka kelimelerle bireyleştiren ilke iken, form tümel olandır ve bu tümellik aracılığıyla şey anlaşılırlık özelliğini kendisinde barındırır. Varlığın Platon'dan ayrı olarak aklın zorunlu ve uygun nesnesi olması şu çok temel özelliğin de dile getirilmesine olanak tanımaktadır: "Anlaşılabilirlik bir akıl tarafından bilinebilir olmaktır."9
Thomas Aquinas'ın buradaki temel yaklaşımı, yukarıda da belirttiğimiz gibi nesne ile akıl arasında simetrik bir biçimde işleyen sürecin kendisidir. "In re" tarz bu sürecin nesne tarafını 'gerektiği' şekilde vurgulamakta acemilik içindedir. Çünkü onun için önemli olan aklın yerinin sağlamca ve şüpheye yer vermeksizin belirlenmesidir. Nesnenin kendisinden başlayan bir bilme sürecini tasarlayan bu tarzın nesneye vermiş olduğu önemin altında aslında aklın nesne karşısındaki durumunun önemi ve büyüklüğü yeralmaktadır. Thomas Aquinas, akla verdiği bu önceliğin nedeni olarak onun düşünme etkinliğinin oluşumuna verdiği katkının ağırlığını gösterir. Fakat, kanımızca, varlığın anlaşılırlığı özelliği, aklın bu ağırlığını zayıflatmakta ve nesne tarafına da önem yükleyerek belli bir ölçüde denge sağlamaktadır.
Akıl tarafından bilinebilmek için aklın niteliğine sahip olmak gerekir. Bu nitelik, aslında formun töz olarak sahip olduğu bir niteliktir. Dolayısıyla insan aklının kendisi gibi olan herşeyi bilebilmesi, hakkında düşünmesi son derece doğaldır. En yalın ifadesiyle Thomas Aquinas'a göre "anima est quodammodo omnia", yani akılsal ruh bir şekilde herşeydir. Ona göre, düşünmenin sınırları içine giremeyecek herhangi bir varolanı düşünmek imkansızdır; bu sadece imkansız değildir, fakat aynı zamanda düşünülemeyecek olan da bir şeydir10. Ona göre, aklın sınırı bir bakıma düşünülebilir olanın imkanıdır11. Bu imkanın içinde kendisine yer bulan ve her varlığın anlaşılabilir olmasını, yani akıl tarafından bilinebilir olmasını ilke olarak temeline alan ontolojik hakikatin kendisinden de sözedilir. Ontolojik hakikat, yani varlığın akıl tarafından anlaşılabilirliği özelliği, bir bakıma düşüncenin hakikatinin gerçekleşmesi için yer açar12. Böylelikle kavramlarımız aracılığıyla "dışımızdaki" evrenle kurduğumuz ilişkilerde de genellikle başarılı oluruz.
Yukarıdaki "anima est quodammodo omnia" ifadesi ile bir bakıma anlatılmak istenen şey "her varlığın varolduğu sürece anlaşılabilir olduğuna ilişkin ifade"de13 kendisini bulur. Ancak burada anlaşılırlık özelliği aklın bütün varolanların seçik bir şekilde bilgisine sahip olduğunu göstermez. Böyle bir durum zaten Thomas Aquinas tarafından da kabul edilebilecek bir şey değildir. Bütün varolanları aktüel olarak ve seçik bir şekilde bilebilmek için "actus purus" bir özelliğe sahip olmak gerekir ve bu sadece bir tek Varlık için geçerlidir. Şimdi ve burada (hic et nunc) duyulananların dışında başka varolanlar olmadığını ileri sürmek imkansızdır. Başka türlü ifade edilecek olursa, herhangi birinin duyulara dayalı algı alanı içinde yeralan bütün duyulur niteliğe sahip varlıklardan haberdar olacağı, onlara ilişkin --seçik ve kesin olmasa da-- bir bilgiye sahip olacağını ileri sürmek olanaklı bütün varolanlar evreninin bu belirlenmiş algı alanına, deyim yerindeyse tıkıştırılması anlamını taşımayacaktır.
Herşeyden önce Thomas Aquinas, bilginin, varlığın anlaşılabilirliği ile olan ilişkisinde her zaman yetkin bir biçimde oluşmadığını zaten kabul etmektedir. Her varolan anlaşılabilirlik özelliğiyle birliktedir ve zaten akıl da bu anlaşılabilirlik aracılığıyla varlığı kavrar. Fakat bu kavrama "epistemist" bir tarzda oluşmaz. Başka kelimelerle ifade edecek olursak "her nesne anlaşılabilirdir; fakat nesnenin anlaşılabilirliği her zaman herkes tarafından bilinmez."14 Çünkü Thomas Aquinas'a göre insan aklının, tümel yapıları bütünüyle anlayamadığı pek çok durumlar vardır ve akılsal etkinlik her insanda aynı düzeyde gerçekleşmez. Hakikatin elde edilmesi için öncelikle akıl ile şey arasında bir uygunluğun sağlanması gerekir. Her varolan sadece anlaşılabilirlik özelliğinden dolayı bu upuygunluğun bir yönünü oluşturur. Öteki yönün de belirginleşebilmesi için aklın nesneyi anlayabilmesi bağlamında "olgunlaşması" gerekir.
Toparlayacak olursak, her insanın, bu "olgunlaşma"ya bağlı olarak algı düzeyi yükseldikçe nesnesini anlama imkanı da gelişir. Birikimin (yani intellectus possibilis'in) bu algı düzeyini oluşturmadaki katkı ve becerisi büyüktür. Thomas Aquinas, insan aklının nesnesi ile olan ilişkisinde her zaman seçik yargılar ortaya koyamayacağının farkındadır. Onun söylediği gibi, "tanımın ilkeleri tanımlanan şeyin bilinmesinden önce bilinir. Ancak bunlar tanımın kısımları olarak daha sonra bilinirler. Çünkü biz insanı, onun doğasını meydana getiren şeyleri nasıl birbirinden ayıracağımızı bilmeden bulanık bir şekilde biliriz."15 İnsan aklı gerçi nesnesini kavramak bakımından (intelligentia indivisibilium) aksaksızca işler16. Bununla birlikte bunların üstünde çalışırken (yani compositio et divisio) yanlışlıklar yapabilir. Yanlış yargılar bizde "eksik" bilgilerin oluşmasına neden olur. Insanın algı düzeyi yükseldikçe bu yanlışların oluşması imkan ve ihtimali de azalmaya başlar. Işte bu algı düzeyinin kendisini etkileyen en başta gelen özellik varlığın anlaşılabilirliğidir. Bu özellik akla bu düzeyin oluşumu bakımından bir imkan sunar ve akıl bu imkanın aktüel hale getirilmesi etkinliğini üstlenir. Kısaca söyleyecek olursak, Thomas Aquinas, aslında duyulur formun anlaşılabilir bir form haline gelmesi sürecinde kendisini tam olarak iletebilen bir formel bilgi aktarımının garantisini vermez. Onun insanın günlük konuşma dilindeki anlamı ile insanın ne olduğu (quidditas'ı) yani neliği arasında bir fark gözettiğini söyleyebiliriz. Bilimsel bilginin oluşabilmesi için bu nelik önemlidir ve açıkçası bunun bilinebilmesi de her zaman mümkün olmamaktadır.17
Tüm bunlardan sonra, şeyin özünün tam anlamıyla bilinebilir olduğunu söylemek imkansızdır. Duyulur form (forma sensibilis) ile kavranmış yönelim (intentio intellecta)'in özdeş olmaması nesnenin tam da olduğu gibi kavranamayacağının mesajını vermektedir. Bu îmanın bizi götürdüğü yer gene varlığın anlaşılabilirliğidir. Anlaşılabilirlik, nesnenin özneye davetindeki birbirini tamamlayan açılımlarını keşfetmenin imkan ve olasılığını anlatmaktadır. Anlaşılabilirlik, bize fizik'in sınırlı işleyişinin dışına çıkma (metafizik) ve nesneye ilişkin olarak ifade edilebilecek taşıyıcı değerlerin keşfine meydan vermektedir. Bu keşif aracılığıyla insan, nesnesine doğru yakınlaşabilmekte ve onu biraz daha anlamlı tanıyabilme imkanına sahip olabilmektedir.
Buna keşif diyoruz; çünkü varlığın anlaşılabilirliği varolanda potansiyel olarak bulunmaktadır ve bu imkanın kendisini açması için akla kendisine yönelmesi bakımından bir yol hazırlaması, aklı kendisine bu potansiyelliği ile çekmesi gerekir ve olan da budur. Mekân-zamana bağlı varolanların dünyasındaki bu potansiyellik aklın algı derecesini de etkileyen bir imkanlar zinciri sunmaktadır bizlere. Herşeyi bildiğini iddia edenlerin sahip oldukları algılama düzeyi aracılığıyla çevreleri veya dünyaları ile kurdukları ilişki anormallikler ile dolu olacaktır. Bütünün resmini, kısımların olması gereken bilgilerine sahip olmadıkları için göremeyen kimselerin "bir şey" bildiklerini iddia etmeleri durumunda referansımızın Sokrates olması gerekir. Çünkü bilmek basit bir etkinlik biçimi değildir. Büyük akılsal çabaların karşılığında bazan ve hatta sıklıkla çok az ilerleme sağlanmaktadır ve doğrusu bu az ilerlemelerin sonucunda "doğaya hükmetmek" gibi insanı “kendisi”nden koparan ve varlığı bakımından kendisine bile yeterli olmayan "hırsların" etkisiyle insan, nelere "sahip" olabileceğini ve nelerle barışık olması gerektiğini kavramaktan uzak kalmaktadır. Bir bütün olarak doğayı, onun bütün kısımlarını18 bilmemiş olduğumuzu, bilemediğimizi daha yeni yeni anlıyoruz ve algılamakta geciktiğimiz ve kendimizi bir çok konuda öngörüsüz, tedbirsiz hissettiğimiz hemen her şeyde olduğu gibi akılsal davranış biçimlerimizi sorgulamak yerine bunları savunmaya geçiyoruz.
Pek çok konuda çaba göstermemiz gerekiyor; çünkü anlayacak ve anlamlandıracak olan biziz. Bu anlam verme etkinliğinde anlaşılırlıkların birbiri üstüne katlanan açılımlarını keşfedecek ve dünyamızı gittikçe bizim için daha anlaşılır bir düzeye taşımak anlamında yeniden ve yeniden kuracağız. Bu imkanın sinyallerini devamlı olarak zaten almaktayız. En temel sorunumuz bu davet/ler/i algılamak için gerekli olan merak'ı canlı tutmak; böylelikle pek çok şeyi basitleştirebilecek, yani bizim yapabileceğiz. Varolanın kendisinde, "orada" zaten hep olmuş olan, bizim farkında olmadığımız süreler içinde gelişmekte olan algımıza çarpıyor ve "ilerleme" gerçekleşiyor. Tüm bunların hepsi insan ve doğa arasındaki bu "merak" ve "davet" ilişkisinde ortaya çıkıyor. Varlığın anlaşılabilirliği bu ilişkinin dinamizminde kendisini açıyor ve bize aklımızın şu anda “er/e/mediği” imkanları müjdeliyor. Bu imkanların kendi doğalarına uygun bir biçimde aktüelleştirilebilmesinin, aklımızın, yapıca kendisine benzeyen işleyişlerle olan ilişkisinde içine düşmüş olduğu "anemik" durumdan kurtulmasına yönelik uygun ve doğru bir adım olacağını düşünmekteyiz.
O. Faruk AKYOL
- Thomas Aquinas'ın Varlık'tan anladığını şöyle belirtebiliriz: Ona göre "varlık (ens) esse'ye sahip olan herhangi birşeydir. [In XII Meta., Lect. 1, ed. Cathala-Spiazzi, n. 2419.] Esse'den de varolma edimini (actus essendi) anlar. Bu edim şeylerin en içsel ve en derin ilkesi olarak anlaşılır. Bu ilke sayesinde şeyler varolurlar." Armand MAURER, Appendix 2 to The Division and Methods of the Sciences p.98, dn. 4.
- W.F.SELLARS, Science, Perception and Reality, Routledge & Kegan Paul, London-New York, 1963, p.41
- Bernard J.LONERGAN, VERBUM, Word and Idea in Aquinas, University of Notre Dame Press, Notre Dame, 1970, s. 155.
- Thomas Aquinas, Summa Theologiae, Ia, Q.84, Art.7 ad.3.
- Thomas Aquinas, Summa Theologiae, Ia, Q.84, Art.7 ad.3.
- Thomas Aquinas, Summa Theologiae, Ia, Q.84, Art.3.
- Thomas Aquinas, Summa Theologiae, Ia, Q.85, Art. 2, ad.2.
- M.C.HUGHES, The Intelligibility of the Universe, The Catholic University of America Press, Washington,D.C., 1946, p. 14.
- M.C.HUGHES, The Intelligibility of the Universe, The Catholic University of America Press, Washington,D.C., 1946, pp. 14-15.
- Burada Fernand van STEENBERGHEN'in yardımını alarak küçük ancak önemli bir noktanın de belirtilmesi gerektiğini düşünmekteyiz: "Edouard Le Roy "düşüncenin ötesindeki herhangi bir şey düşünülemezdir" derken haklıydı; ancak o bu formulayı idealist düşüncenin doğrulanması olarak kullandığında hatalıydı. Düşüncenin ötesindeki herhangi bir şey sadece düşünülemez değil, aynı zamanda imkansızdır; çünkü varlık düşüncenin nesnesidir. Düşünce bizzat kendi özüyle değil gerçek olanla beslenir ve gerçek olan da kendi doğası bakımından bilinebilir veya anlaşılabilir olandır." Fernand van STEENBERGHEN, Ontology, T.Y.-Y.Y., pp.77
- bkz. Fernand van STEENBERGHEN, Ontology, T.Y.-Y.Y., pp.77 ve Bernard J. LONERGAN, VERBUM, Word and Idea in Aquinas, University of Notre Dame Press, Notre Dame, 1970, pp. 171-175
- Fernand van STEENBERGHEN, Ontology, T.Y.-Y.Y., pp.75-79
- a.g.y.
- M.C.HUGHES, The Intelligibility of the Universe, The Catholic University of America Press, Washington,D.C., 1946, p. 15.
- Thomas Aquinas, Summa Theologica, Ia, Q.85, Art.4, ad.3 ve ayrıca krş. John JENKINS, "Aquinas on the Veracity of the Intellect", The Journal of Philosophy, Vol.88, No.11, Nov.1991.
- Thomas Aquinas, In de Anima, III, xi, 761 : "Intellectus...secundum quod intelligit quid est res, verus est semper.", aktaran: John JENKINS, "Aquinas on the Veracity of the Intellect", The Journal of Philosophy, Vol.88, No.11, Nov.1991, p.626, fn.8.
- Thomas Aquinas, aklın etkinliklerinin iki farklı biçimde oluştuğunu söyler ve onları birinci ve ikinci etkinlik olarak da ayırır. Buna göre aklın ilk etkinliği nesnenin nelik'ini (quidditas) elde etmektir ve açıkçası burada bir yanılgının gerçekleşmesi imkansızdır. Çünkü Aquinas, aklın bu ilk etkinliği aracılığıyla elde edilen yapıların birer "dispositio" hatta en doğrusu bir "habitus" olduğunu ileri sürmektedir. Aklın ilk etkinliği bir ortaya çıkış değil, daha çok bir yatkınlıktır. Aklın etkinliğiyle beliren habitus'un kendisinden etkin aklın yardımıyla biçimlenen ise "ratio"dur. Olumlu veya olumsuz yargılar ile ratio'nun res ile olan ilgisini kuramaya çalışan aklın böylelikle iki yüzünün olduğunu söyleyebiliriz. Hakikatin yargıda oluştuğunu ve bu yüzden de akıl ile şey arasındaki ilişkinin "neliğini" ne sadece akla ve ne de sadece şeye dayanarak oluşturabileceğimizi söyleyen Aquinas, içinde yeraldığımız evrenin içeriğini bizim açımızdan "anlaşılır" kılmanın imkanını dikkat, özen ve saygıda aramak gerektiğini adeta ima etmektedir. Krş. Anthony KENNY, AQUINAS, Oxford University Press, Oxford, 1980, pp. 65-66; John JENKINS, "Aquinas on the Veracity of the Intellect", The Journal of Philosophy, Vol.88, No.11, Nov.1991, pp. 623-624 ve Peter HOENEN, Reality and Judgment According to St.Thomas' (Trans.by: Henry F.TIBLIER)ın içinde Charles Boyer,S.J., "The Meaning of a Text of St.Thomas: De Veritate, Q. 1, A.9, pp. 295-297.
- Buradaki kısım terimi, sözgelimi, ağacın, kendisini oluşturduğu düşünülen dalları ve yaprakları ile olan ilişkisinden veya bir yap-boz oyununda tüm parçalar ile onların yerine yerleştirilmesi ile elde edilen görüntü arasındaki ilişkiden çok, insanın da içinde yeraldığı farklı işleyiş tarzları arasındaki ilişki ve etkiler bağlamında anlaşılması gereken bir anlatım biçimini ilgilendirmektedir.
- Yeni yorum ekle
- 1199 okuma
- Arkadaşına gönder
