KÜRE/SEL/LEŞME İNGİLİZ/CE/LEŞME Mİ DEMEK?
Dilin, insanın kendisini ifade edebilme aracı olarak ortaya çıktığı aynı zamanda insanın kendisi de ortaya çıkmış oldu. Bu anlamda dilin “insan soyunun bütün varlığıyla birlikte” gittiğini söylemek yanlış olmaz. Dil dediğimiz şey, içinde yaşıyor olduğumuza ilişkin derinden bir inanç duyduğumuz dünyamızın ‘biçimlenmesi’ söz konusu olduğunda kendisinden kesinlikle ayrı olamayacağımız çok önemli bir işleve sahiptir. Başka türlü ifade edecek olursak dilimiz, bizi oluşturan ve çevremiz/dünyamız demek olan nesneler/olgular çokluğunun anlamlı bir araya gelişinin ‘bizim açımızdan bir tür garantisi diyebileceğimiz ‘sistem’in ta kendisidir.
Garantinin işleyişinde algılayışın ‘tamam’, ‘düzgün’, ‘doğru’ olduğunun denetlenmesi, böylelikle ‘anlaşılabilirlik’in tesisi ancak bir şekilde ‘geçmiş’ ile olan ilginin kurulması ile mümkündür. Bu tesisatın varlığından söz edebilmek dil denilen yapının ‘canlı’, ‘yaşayan’, ‘kendisini hisseden/duyan’ bir özellikler takımına sahip olması anlamına gelir. Geçmişimizle bugünü karşılaştırabileceğimiz yegane unsur olan dilin bu gücünü etkin bir şekilde gerçekleştirebilmesi, onun gerek kendi iç yapısında gerekse onu ilgilendiren çevre durumlarla olan ilişkilerinde mümkün olan en yüksek düzeyde bir ‘süreklilik’ taşımasını gerekli/zorunlu kılar.
Burada şu anda dile dökülemeyecek kadar çok bakımdan dil, insanın bizzat kendi iç mekan/lar/ına uygun şekilde bir ortaya çıkış sahnelemektedir. Dil, insanın sadece kendi iç mekan/lar/ıyla ilişkisi nedeniyle sıkış/tırıl/ıp kalan da bir yapı olmamış; hayatın birbirinden farklı ve gene birbirleriyle ilişkilendirilmek konusunda duyulabilecek isteğin, hatta en alt durumlarını sergileyen alanlarını bile bir diğerine bağlayacak atılımı gösteren bir “üst/ün” kimlik sergilemiş, bir “köprü” görevi üstlenmiştir. Hemen belirtmek gerekirse, dilin bu kimlik ve köprü durumları kesinlikle ona dışarıdan verilmiş, sağlanmış değildir. Tam tersine o, bütün bunları kendi oluşum süreci içinde ve sürecin kendisiyle birlikte ortaya çıkartmış ve bir bakıma bu şekilde de kendi öz-varlığını “dışındaki” dünyaya gösterme olanağına kavuşmuştur.
Dilin bu köprü’lük görevinin, bir anlamda aktarma hizmetinin gerçekleşmesi, en temelde dil/ler/i kullanan öznelerin veya o dil/ler/i “taşıyan” yapıların varoluşları ile mümkün olduğu açıktır. Öznenin taşıyıcılığı sadece basit anlamıyla dil/ler ile sınırlı değildir. Öz-ne zaten başka öz-neler tarafından “işaret” edilebildiği o en ilk andan itibaren bir nitelikler toplamıdır. Sadece bir nitelikler toplamı olmakla sınırlı değildir; fakat aynı zamanda bu niteliklerin “tarz”ları bakımından başka öz-nelerin veya bireysellerin “benzer” veya “benzer olmayan” nitelikleriyle veya onlar üzerinden bir tür ilişki içindedir. Bununla birlikte karşımızda, hemen şurada durmakta olup, gene --belki de tüketilemeyecek kadar çok-- niteliklere sahip pek çok işaret edilebilir olan fizik nesneden söz etmek mümkündür. Başka kelimelerle anlatacak olursak, kendisine özne dediğimiz şey, yapı, durum ile kendisine özne diyemeyip ancak işaret edebildiğimiz ve ortak özellikleri nitelikler toplamı olan bir yığın bireysel yapı hakkında konuşabiliriz.
O takdirde sorumuz şu olmalıdır: Eğer bir “öz-ne” olmak basit olarak bir nitelikler toplamı olmak değilse, yani, öz-ne’lik bu niteliklerin bizzat kendisi veya kendileri üzerinden/aracılığıyla anlatılabilecek, ortaya konulabilecek bir durum arz etmiyorsa, o zaman bu nitelikler üzerinden “öz-nelik” durumunu anlatmamıza olanak sağlayacak olan “aracı ortam/durum”un ne olduğu sorusu ayrıca önem kazanmaktadır. Açıkça görülmese bile bu aracı ortam/durum’un “doğrudan” niteliklerin “kendilerini” değil ama bir tür soyutlama ile her birinin kendisini ifade edebilecek bir çeşit yapıyı, --bütün çekincelere karşın burada ‘öz’ terimini kullanmak istiyoruz-- özü ortaya koyduğunu, aynı zamanda bu öz/ler arasındaki ‘bağlantı’ veya ‘bağıntıyı da ifadesinin içine yerleştirdiğini anlamamız mümkündür.
Burada, daha fazla felsefi spekülasyonla boğuşmadan yukarıda dile getirmeye çalıştıklarımızdan da fazlaca uzaklaşmadan şunları söyleyebiliriz: Başlangıçtan itibaren ‘nitelik/ler/in ‘öz-ne’nin biçimlenmesinde önemli bir işlev ve ağırlığı olduğu düşüncesi ön plana çıkartılmaya çalışılmıştır. Bu, elbette bu satırların yazarının bir tercihi olarak görülecektir. Gene aynı şekilde biz, yukarıda sözünü ettiğimiz ‘aracı ortam’ın “dil” olduğu yönünde pek çok bakımdan ‘keyfi’ olarak değerlendirilebilecek bir tercih kullanmaktayız. Bize göre öznenin tarifinde ortaya çıkan en önemli özellik, öznenin kendi niteliklerinin ‘farkına’ varan bir özelliğe sahip olmasıdır. İşte bu farkına varış da ‘dil’ ile gerçekleşmektedir.
Bizler, niteliklerimizi oluştururken veya bunlar arasındaki --gerek kendi bireyselliğimiz içinde gerekse başka bireysellikler ile olan ilişkilerimiz içinde-- bağlantıları anlamaya çalışırken dilimiz ile iş görmekteyiz. Kendisine insan dediğimiz varoluş tarzı, demek ki, niteliklerinin farkına varan ve bunu da dil’i aracılığıyla ortaya koyan bir varoluştur. Yazının başından beri dilin bir ‘anlaşma’ aracı olduğu konusu belirgin bir şekilde dile getirilmemiştir. Çünkü bu zaten kendinden apaçık bir durumdur ve başka kelimelerle dile getirecek olursak, sadece terimin kendisinin dile getirilmesi sonucunda bile anlaşılabilecek saflıktadır. Buraya kadar söylenenlerden hareket edecek olunursa, dil sadece basit anlamda gündelik hayatın akışı içinde ‘kendiliğinden’ ortaya çıkan problem, istek veya gereksinim türünden durumların giderilmesi, ortadan kaldırılması, karşılanması yaklaşımlarının gerçekleştirilmesi anlamında bir işlevsellik taşımamaktadır.
Dil, hiçbir kuşkuya yer vermemecesine sade bir anlatımla, “karşısı”nı ‘hissetmek’, “o”nu duymak ve “o”na duyurmak amacıyla kullanılan bir “içerikli” sesletim veya yazılım sistemi değil; fakat aynı zamanda “kendimizi” “kendiliğinden” oluşturan bir “ana” sistemdir. Bu ana sistemin üzerinde bizim inşasına önemli katkılarda bulunduğumuz --anlaşılması bakımından belli kuralları olan-- sözlü, yazılı diller, çeşitli toplumsal figürler, bireysel jest ve mimikler oluşmaktadır. Dil, bu bakımdan da sadece yukarıda dile getirdiğimiz herhangi bir anlamda ifadelerimizi oluşturan ses, yazı, hareket vb.’e dayanan birimlerden meydana gelmemekte, aynı zamanda o birimlerin bizim açımızdan ‘belli’ şartlarda ortaya çıkmış olan anlamlarını taşımaya uygunlukta ve buna olanak sağlayan “mekân”ın da kendisi olmaktadır.
Bütün bunlar elbette insanın “anadili” ile ilgisi bakımından düşünüldüğünde bir anlama sahip olacaktır. Niteliklerimizin farkına varışımız, buradan kendimizi buluş ve ortaya koyuşumuz, bunlarla ilgisi içinde bir dil-mekan’a sahipliğimiz hep bir anadil ile ilgilidir. Dolayısıyla dünya üzerindeki her bir tek insanın bütün yönleriyle, “kendisini var etme” ve “kendisini ortaya koyma” etkinlikleri; yani içinde yaşadığı dünyaya karşı bir “tavır alma” durumu --başka şekilde ifade edecek olursak: kendisinden başka olana karşı “işte ben buradayım! Senin ‘yer’inden farklı bir noktadayım! Bu dünyada senin dışında ben de varım” anlamında bir tavır alış biçimi-- ancak ve sadece o tek insanın anadiliyle ilişkisi bağlamında uygun bir içerik ve anlam kazanabilmektedir.
Bu aşamadan sonra söyleyeceklerimizi daha somut bir şekilde dile getirebiliriz:
Aşağı yukarı Japonların Pearl Harbour baskınıyla (!) birlikte başlayan bir süreç içerisinde adına “küreselleşme” denilen ve ne olduğu konusu sadece kendisine insanbiçimli (antropomorfik) bir tarzda yaklaşılarak çözümlenebiliyormuş gibi görünen, aslında ne olduğu ve ne için olduğu konusu çok da netlik kazanmamış bir oluşum içinde sürü/kle/nmekteyiz. Bu oluşum pek çok farklı noktadan tanımlanmaya çalışılmakta; ancak ne bu tanımların sadece bir tanesi ne de hepsi birden üzerinde anlaşmaya varılmış bir tanım geliştirmek konusunda belli bir beceri gösterebilmektedir. Yapılanın, yapılmakta olanın, kabaca bir tarif/lendirme olduğunu söylersek çok da fazla abartmış olmayız.
Bu tarif/lendirme çabası içinde ve ufkumuzun sınırları diyebileceğimiz bir çizginin kuşattığı belli bir düzlem içinde kalarak biz de bir tarif/lendirme yapmayı denemek isteğini taşımaktayız. Kuşkusuz tarif, içinde yaşadığımız coğrafyanın bize yaşattıkları ve bunlara ilişkin farklı coğrafyalarda gördüğümüz benzerlikleri anlamaya çalışmakla sınırlı olacaktır. Ama bu sınırlılık içinde bile bazı noktaların okuyucuyla paylaşımında oluşacak kimi kıvılcımların önümüzü bir parça aydınlatacağı inancından da vazgeçmeyeceğiz.
Yukarıda adına küreselleşme denilen oluşumun yaklaşık olarak Pearl Harbour ‘baskını’ndan (!) itibaren başladığını söylerken, aslında oluşumun temellerinin elbette daha önce atıldığını gözardı etmediğimizi belirtmek gerekir. Burada vurgulanmak istenen şey, II. Dünya savaşının --en azından ana muharebelerinin (!)-- bittiği 1945 yılında kazanan tarafta bulunan “İngilizce” konuşan insanların ait olduğu devletlerin[# Burada özellikle İngilizce konuşan milletler deyişi kullanılmamıştır. Okuyucunun bir yazım hatası olduğunu düşünmemesi bakımından bu dipnotu düşmenin gerekli olduğunu düşündük.] küreselleşme süreci içindeki “dayanılmaz” ağırlıkları olmaktadır.
Bu ağırlığın, aslına bakılacak olursa daha on dokuzuncu yüzyılın başlarından itibaren kendisini hissettirdiğini söylemek çok yanlış olmaz. Bununla birlikte o dönemdeki baskının Almanca konuşan halkla birlikte paylaşıldığını söyleyebiliriz. Burada özellikle askeri alandaki başarılarından dolayı İngilizler; bilimsel alandaki başarılarından dolayı da Almanlar pek çok ülke tarafından örnek alınması gereken sistemlere sahip milletler olarak görülmekteydi. Başarı esas itibarıyla bir sonuçtur ve bu sonucun ortaya çıkması için gerekli olanların toplamının başka bir yerde ve zamanda kesinlikle aynı şekilde yeniden üretilmesiyle benzer bir başarının gene yakalanabileceğine ilişkin inanç tamamen temelsizdir. 20. yüz yılın en çarpıcı isimlerinden birisi olan İspanyol filozof Ortega y Gasset bu durumu “Üniversitenin Misyonu” adlı kısa ama son derecede parlak ifade gücüne sahip olan bir yazısında gene çok çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır.
Hangi zamanda, yerde ve hangi alanda ortaya çıkmış olursa olsun, tarihte kalmış veya bir şekilde sonuçları hala gözlenmekte olan insan başarılarının, o başarıyı tadamamış olan kitleler tarafından benzer şekildeki bir tekrarının mümkün olamayacağını söylemek bugün artık herhangi bir şey ifade etmemektedir. Çünkü biraz sonra ortaya koymaya çalışacağımız belirtiler ne yazık ki, bu olanaksızlığın insanın kavrama gücüne denk bir seviyeye sahip olmayan ‘bayağı’ bir düzeyde gerçekleşmeye çoktan başlamış bulunuyor.
Bugün gelişmekte olan ülkeler kendi geri kalmışlıklarının analizini yapabilecekleri bir tarihsel bilinç geliştirmek ve bu bilincin üzerinden konumlarını sorgulamak yerine, kesin olarak kendilerine ‘verilmiş’ olan bir “gelişmişlik” (!) modelini benimsemek adına bütün toplumsal zaman ve güçlerini harcamak eğilimini sorgusuzca taşımaktadırlar. Dışarıdan bakan birinin, kendisine benzemek için neredeyse bütün ‘akıl sahibi’ varlıkların benzersiz bir çaba içinde bulundukları paradeigma’yı keşfetmek için ilk anda hemen bakması gereken yer eğitim alanıdır. Çünkü Ortega y Gasset’in bundan neredeyse üç çeyrek yüzyıl önce belirlediği basit toplumsal refleks bugün de bütün canlılığıyla ayaktadır ve iş görme kudret ve yeteneğine sahiptir.
Özellikle II. Dünya savaşının pratikleri içinde savaş dürtülerinin yönlendirdiği bir teknoloji birikiminin savaşın, hiç olmazsa ana muharebelerinin bitiminde bir yana atılmasının asla düşünülemeyecek bir şey olduğu muhakkaktır. Bu gerçekten önemli birikimin teknolojik olarak birbirinin üstüne katlanarak gene birbirini çoğaltan, büyüten bir deve dönüşmesi zaten kaçınılmazdı. Bu kaderin yazıldığı kağıt Yeni Dünya ve mürekkebi de İngiliz malı olunca Babil kulesinin içinde dilsel bir ihtilal gerçekleşti ve İngilizce “mutlaka” öğrenilmesi gereken bir dil haline gelmiştir. Yabancı dil konusunda paradeigma İngilizce olunca o dilin konuşulduğu ülkelerden, özellikle teknolojik alandaki ‘başarılarıyla’ (!) ön plana çıkmış olan ülke, yani Amerika Birleşik Devletleri’nin uygulamakta olduğu eğitim sistemi de sahip olunmak istenen sistem olup çıkıverdi. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu gelişmekte olan pek çok ülkede, özellikle 80’li yılların hemen başlarından itibaren Amerikan eğitim sistemi (?) uygulanmaya başladı.
Bu uygulamanın başlangıçta çok saf bir isteğin sonucunda, İngiliz diline sahip olmak, o dili konuşmak adına başladığını söylemek pek de yanlış olmaz. Ancak gene başlangıçta, bir dili öğrenip konuşabilmenin, sadece belli bir grameri ve kelime bilgisini içermediğini; dil ile birlikte o dili var eden bütün kültürel koşulların da ‘ister istemez’, ‘şöyle veya böyle’ edinileceğini varsaymak pek mümkün ol/a/madı.
Daha önceleri ‘franca lingua’ olarak ortaya çıkmış olan Fransızca etkileşime bu kadar açık bir dünyada değil; fakat bugüne kıyasla son derecede sınırlı ve sadece kültürel haz ve tatminin peşinde olan elit bir kesimin odaklanmış olduğu bir dildi. Oysa bugün teknolojik olanın insan yaşamındaki sarsıcı etkisinin de yardımıyla İngilizce, Fransızca ile karşılaştırılamayacak kadar derin bir etkiyi şimdiden yakalamış durumdadır. Kendisine yanlışlıkla bilgi denilen teknolojik malumatın formatının da anadili olarak ortaya çıkan İngilizce, sadece ‘bilinen’ dünyayı bir anlaşma dili olarak kuşatmakla kalmamış; fakat aynı zamanda bu kuşatmanın ezici üstünlüğe sahip tarafı olarak şartlarını kayıtsız ve şartsız bir şekilde karşı tarafa kabul ettirmenin bir şekilde yolunu bulmuştur.
Yabancı dilde, yani İngilizce’de öğretim neredeyse anaokulundan itibaren başlamakta ve insanlar annelerinden öğrenmiş oldukları dili öğretim hayatları boyunca hemen hemen hiçbir şekilde kullanmak şansını bulamamaktadırlar. Teknolojik gelişmişliğin (?) ve o gelişmişlik düzeyini yakalama becerisini göstermiş olanın dili olan İngilizce’yi öğrenmenin ‘sadece ve sadece’ o teknolojik ilerlemeyi bir tarafından yakalamak için biricik seçenek olduğunu düşünen insanların sayısı çığ gibi büyümüştür. Çünkü, temel olarak bu insanlara, teknolojik gelişmişlik ile refah/zenginlik arasındaki ilginin doğrudanlığı gösterilmiş, insanlar zengin, daha zengin (!) olmak uğruna bu dilin mutlaka öğrenilmesi gerektiğine “iman” etmişlerdir.
Bu noktadaki iman o derecede yüksek ve verimlidir ki, yabancı dilin insan hayatında sadece bir araç olabileceği türünden bir ihtimal bile hesaplamalara sokulmamış; İngilizce, hatta anadilden bile daha önemli bir hale gelmiştir. Anadil giderek ikincil bir duruma sürüklenmiş, insanların çeşitli vesilelerle kendilerini anlatabilmek veya yapıp ettiklerini kanıtlayabilmek uğruna kullandıkları veya kullanmalarının istendiği dil İngilizce olmuştur.
İngilizce dışında başka bir yabancı dilin öğrenilmesi çoğunlukla zaman israfı ve gereksiz bir çaba olarak algılanmaktadır. Bu durum o noktalardadır ki, örneğin felsefede, büyük Alman filozofu I. Kant’ın 1. Kritik’inin N. Kemp Smith tarafından İngilizce’ye yapılmış olan tercümesi, Almanca aslından “daha iyi anlaşılır” (!) bulunmaya başlanmıştır. Doğal olarak burada bu yaklaşımı sergileyenlerin Almanca bilgisinden yoksun kimseler olduklarını belirtmek gerekli olmadığı gibi uygun da değildir. Bu “efsane”nin yaratımı ve yayılmasından sorumlu tutulabilecek kimselerin vermek istedikleri mesaj açıktır: Sadece İngilizce dünyayı anlamak için ‘yeterlidir’! Hatta bu dilin yeterlilik alanı o derecede geniş tutulmaktadır ki, söz gelimi Alman felsefesi üzerine bir doktora tezi hazırlamak için Almanca bilmeye bile gerek görülmemektedir. Çünkü İngilizce bütün alanlarda olduğu gibi tercüme alanında da en güçlü ve tercih edilir sonuçları üretmek bakımından rakipsiz bulunmaktadır.
Bu satırların yazarına aktarıldığı üzere, özel bir üniversitenin bir öğretim üyesi, başka bir özel üniversiteye bir konuşma için davet edilir. Konuşmasını İngilizce olarak yapan misafir öğretim üyesine bazı öğrenciler konuşmasıyla ilgili olarak soru sorarlar. Ancak öğrenciler bir hata yapıp sorularını Türkçe yöneltirler. Misafir öğretim üyesi Türkçe soruları dinleyip sorulara, öğretiminin büyük bir kısmını Amerika’da yapmış olmasından dolayı İngilizce cevaplar vereceğini, söyleyip konuşmasına devam eder! --Bu noktada iletişimin niteliği ve sağlığı hakkında herhangi bir yorumda bulunmak kesinlikle bu yazının amacını aşmaktadır.--
Bu konu elbette sınırlı hacimdeki bir yazının tüketebileceği boyutlarda olmaktan uzaktır. Bu yüzden yukarıda verilen birkaç gözlemden hareketle son sözleri sarf etmek bakımından uygun bir noktada bulunduğumuzu düşünmekteyiz. Ancak burada söylenebilecek olanların çokluğu, sorunun önemindeki büyük sadeliği göstermek konusunda yetersiz kalabilir endişesini de ayrıca taşımaktayız. Söylemek istediğimiz şey, belki de bu denli büyük ve ürkütücü bir sorunla karşı karşıya bulunduğumuzu anlatmak değil, fakat hissetmek ve sadece ‘susmak’ gerekiyor. Çünkü, insanlık adına ortaya konulanların neredeyse hiç biri bugün karşı karşıya bulunduğumuz bu durumun varlık nedenini bulup ortaya koymak ve bunu da başkalarıyla paylaşmak konusunda belli bir yeteneğe kesinlikle sahip değildir. Bu yeteneksizlik sonuç olarak sadece susmayı bir koşul olarak ileri sürebilir ve bu koşul da asla reddedilebilir bulunamaz, bulunmamalıdır da!
Belli bir süreden beri adına küreselleşme denilen oluşumun aslında bir başka adının “İngiliz/ce/leşme” boyutunun da olduğunu, hatta bu sürecin adının bu olması gerektiğini ileri sürüyoruz. Bunu basite indirgeyerek bir tür ‘dil veya kültür emperyalizmi’ yaftası altında önemsiz hale getirmenin de doğru olmadığını düşünüyoruz. Şu anda yerküre üzerinde yaşamakta olduğunun ‘farkında olan’ “herkes” büyük ve çok nitelikli bir saldırıya uğramış durumdadır. Saldırı sadece basit olarak fizik anlamda bireysel insana yapılmış değildir. Hayatın erdemle bir şekilde ilgisi olan ilkeleri de aynı şekilde ciddi bir saldırıya maruz kaldı. Bu saldırıyı gerçekleştiren ‘akıl’ --kör bir bilinçle de olsa-- paranın veya onun çok sıkı bir şekilde belirlediği bir takım maddi ögelerin “başarılı” bir hayat için sine qua non kıstas/lar olduğunu çoktan belirlemiş durumdadır.
Bu belirlenmişlik içinde gönüllü bir mahpusluğu tercih edenlerin sayısı, bilgi alışverişi olarak sunulan iletişim olanaklarının aslında bir diyaloglar zincirinin değil, fakat bir monolog’un başlangıcı olduğunu dile getirmeye çalışanların umutlarını tüketecek kadar büyük bir hızla çoğalmaktadır. İngilizce’nin baskınlığı insanların kendi dillerinde düşünmelerini, toplumsal iletişim içindeki hareket yeteneklerini, her şeyden önemlisi kendilerini varetme ve/veya tanımlama süreçlerini kesintiye uğratmakta, giderek başkalaştırmakta ve değiştirmektedir. Başka kelimelerle dile getirecek olursak, insanlar sahip oldukları niteliklerine ilişkin farkındalık süreçlerini, o niteliklerini inşa etmiş oldukları dilin dışındaki bir başka dil ile yapmak konusunda maruz kaldıkları baskı sonucunda “niteliksizleşmek” yönünde bir irade göstermek zorunda bırakılmaktadırlar. Yani, insanlar bir yabancı dil bilme niteliğine sahip olmak gibi çok “evcil(!)” bir özlemi gidermeye başladıkları andan itibaren niteliklerini terk etmeye zorlanmaktadırlar. Çünkü, burada söz konusu olan basit anlamında bir yabancı dili okuyup yazma veya konuşma değil, teknolojik ögelerin de borbardımanıyla hayatın her aşamasında o dilin kültürüne ait yaklaşımları da --bir şekilde bilinçli veya bilinçsiz olarak-- sahiplenmektir.
Bu ürkütücü tablo kabul edilsin veya edilmesin bütün bir dünyada bu saldırıya maruz kalanların ‘gösterdikleri’ bir reflekssizlik --başka bir deyişle atalet-- durumu da dikkatli --veya dikkatsiz!-- de ayrıca gözden kaçmaz. Bu tepkisizliğin, bireylerin sahip oldukları niteliklere vedaya zorlanması sonucunda ortaya çıkan iç-iletişim sorunundan, dolayısıyla da bir tür öz-bilinç kaybından kaynaklandığı düşünülebilir. Her ne olursa olsun sonuç olarak insanlık bugüne kadar yaşamadığı, tecrübe etmediği büyüklükte bir oluşumla karşı karşıya bulunmaktadır. Buna, İngilizceleşme’nin de etki ve katkısıyla tekno-toksik şok adını vermeyi uygun buluyoruz. Teknoloji aracılığıyla neredeyse bütün insanlık, tıpkı yılan zehrinin insan bedeninde yarattığı türden bir şoka girmiş ve adeta hafızasını --yani tarihini-- kaybetmiştir. Umudumuz bu hafıza kaybının kalıcı değil, fakat geçici olması ve insanlığın kendi içindeki farklılıkları koruyarak daha olumlu bir “dünya” oluşturabileceğine ilişkin inancını tazelemek adına eski özgüvenine kavuşması olacaktır.
O. Faruk Akyol
| Ek | Boyut |
|---|---|
| KÜRESELLEŞME VEYA İNGİLİZ-CE-LEŞME.doc | 69.5 KB |
| KÜRESELLEŞME VEYA İNGİLİZ-CE-LEŞME.pdf | 65.79 KB |
- Yeni yorum ekle
- 1968 okuma
- Arkadaşına gönder

Globish!
İngilizce bitti Küreselce geldi
Fransız yazar Jean-Paul Nerriere'ye göre İngilizce uluslararası iletişimin anadili olmaktan çıkıyor. Artık 'Küreselce' (Globish) bilmek gerekiyor. PEKİ KÜRESELCE NE?
Küreselce, daha önce IBM'de başkanlık yapan 66 yaşındaki Nerriere'in geliştirdiği, İngilizcenin basit ve pragmatik bir formu.
1500 kelime, kısa cümleler ve daha çok el hareketlerinin kullanıldığı, deyimlerin bulunmadığı bu dil, anadili İngilizce olmayanlar ve iş toplantılarında, yolculuklarda İngilizce konuşmak zorunda olanlara yardım etmeyi amaçlıyor.
Küreselcede metafor ve süslü anlatımlar yok, bol bol el hareketi var ve kısa cümleler kurmak gerekiyor. Küreselcede 'kardeş' kelimesi yok, 'babamın ve annemin diğer çocukları' deniyor.
'Karnıburnunda' yerineyse 'hamile' kullanılıyor. (The Times)
--------------------------------------------------------------------------------------
Sana bu güzel yolculuğu verdi İthaka.
O olmasa, yola hiç çıkmayacaktın.
cicero, de finibus iii 'den
latince, bugünlerde türkçenin düştüğüne benzer bir duruma zamanında düşmüş bir dildir.
iyi irdeleyiniz efendim; "..yalnızca ****'lardan değil aynı zamanda bir ****'dan çok **** gibi görülen kişilerden (*****'dan) aldığımız suçlamalara karşılık, dilimizin kelime zenginliği açısından ***cadan daha fakir olmadığını hatta ondan daha üstün olduğunu sık sık söyledik; o yüzden bu gerçeği yalnızca kendi sanatlarımızda değil aynı zamanda, bizzat *** sanatlarında da ispatlayabilmemiz için çok çalışmalıyız."
şimdi yukarıda alıntı yaptığım ifadeler için; kimi özel yerlere ***'ler yerleştirdim mahsus. ifadeler üç aşağı beş yukarı belli, yani kendi dilimiz için bu sözleri edemeyecek insan var mıdır? oysa bu alıntıyı cicero 'nun de finibus 'undan iii, 5 den yapmaktayım. şimdi yıldızları kaldırıp bir de orjinalini okuyalım;
"yalnızca yunan'lardan değil aynı zamanda bir romalı'dan çok yunan gibi görülen kişilerden (romalılar'dan) aldığımız suçlamalara karşılık, dilimizin kelime zenginliği açısından yunancadan daha fakir olmadığını hatta ondan daha üstün olduğunu sık sık söyledik; o yüzden bu gerçeği yalnızca kendi sanatlarımızda değil aynı zamanda, bizzat yunan sanatlarında da ispatlayabilmemiz için çok çalışmalıyız."
şimdi de yıldızların ve orjnalinin yerine kendi dilimizle ilgili ironik bir yaklaşımımızı sergileyelim;
"yalnızca batılı'lardan değil aynı zamanda bir türk'den çok batılı (avrupalı) gibi görülen kişilerden (türkler'den) aldığımız suçlamalara karşılık, dilimizin kelime zenginliği açısından ingilizceden daha fakir olmadığını hatta ondan daha üstün olduğunu sık sık söyledik; o yüzden bu gerçeği yalnızca kendi sanatlarımızda değil aynı zamanda, bizzat batı sanatlarında da (batıdan aldığımız) ispatlayabilmemiz için çok çalışmalıyız."
şimdi şu bye bye türkçe hadisesine yeniden göz atalım.
not: ola ki beni yine 30'lu yılların atatürkçüsü olarak değerlendirip, ne yazdığıma bakmadan eleştirenler olacaktır. ben yine de kaynak vereyim; alıntı yaptığım, üzerinde durduğum ifadelerin orjinal latincesi şudur, ben çevirdim;
"..et quoniam saepe diximus, et quidem cum aliqua querela non graecorum modo, sed eorum etiam, qui se graecos magis quam nostros haberi volunt, nos non modo non vinci a graecis verborum copia, sed esse in ea etiam superiores, elaborandum est ut hoc non in nostris solum artibus, sed etiam in illorum ipsorum adsequamur. "
not: bu yazı ekşi sözlük'de yayınlanmıştır. (01.08.2006 15:34 ~ 15:36))